31 Aralık 2011 Cumartesi

27 Aralık 2011 Salı

Meet the Parents 2000 - Meet the Fockers 2004 - Little Fockers 2010






Aslında yorgun olmasaydım inanın buraya filmle ilgili bir şeyler yazardım. Maalesef çok yorgunum filmleri seyretmenizi tavsiye ederim. Zamanlama açısından pazar öğleden sonra keyif verir diye düşünüyorum. Oturun izleyin benim gibi.

14 Aralık 2011 Çarşamba

Zeyrek - Kasım 2011 II



Asabi zeyrekli. 


Zeyrek sokaklarının gezi, gözlem ve araştırma kolu.

Phone Booth (2002)


Yıllardır muhabbetlerde konusu geçen ve benim he onu da izlemedim hm şunu da izlemedim dediğim filmlerden biridir. Hatta geçenlerde bir sosyal paylaşım sitesinde film konusundan gönderme yapan bir dost filmi izleme eylemimi hızlandıran sebeptir.

İndirdim filmi en kral formatından, kapattım kapıyı ışığı, bir tespih aldım elime sıkılırım belki diye. Lakin dedikleri kadar varmış. Son günlerde süreklilik sağladığım kaçırdığım filmleri izleme durumunda ilk defa  iyi ki başlamışım dedirten filmdir.

Burada da yazdım bazılarını hatta bir çoğuna yazacak bir şey de bulamadım. Fakat ne olur ne olmaz iki satır eklemeden duramadım. Bu filmden çok keyif aldım. Anlattıkları kadar varmış. Filmleri izlerken keşke duygusuna pek kapılmıyorum ama bunu keşke 9 sene önce izlemiş olsaydım.

Konusu açısından da insana kendini sorgulama ihtiyacı hissettirmektedir. Zira zaman zaman herkes kulübedeki adamın kötü huylarına sahiptir. Söylemediği ve tehdit edilmedikçe söyleyemeyeceği bir yığın sırla yaşıyoruz hayatı. Tabi ki filmin etkisine kapılıp cidden itirafçılığa soyunmamak lazım gelir.

13 Aralık 2011 Salı

Rüya

rüzgarı tutacak bir yaprak bile yok 
dal ince,
dal yalnız, 
saçma bir yerde başka bir rüyaya karışacak gibiyim.
tedirgin uyuyorum 
kimseye tutunamıyorum, 
kimlere söz geçiremiyorum
bisikletten iniyorum, 
salıncağa biniyorum
en yukarıya çıkmışken 
merdivenden düşüyorum.
hava çok soğuk sevdiğim, 
karanlık biraz da
uyku tutmuyormuş bir de, 
rüya bile görüyorum.


12 Aralık 2011 Pazartesi

The Road 2009



Eğer bir gün çalıştığınız işten, yaşadığınız hayattan veya içinde bulunduğunuz sıkıntılı bir durumdan ötürü isyan etme aşamasına geçmeniz çok zor olmadıysa bu filmi böyle bir zamanda seyretme teşebbüsünde bulunun. Sanırım filmi izlerken kendi yaşamınızın, kimine göre ekonomik güçlükleri, kimine göre çaresi bulunur hastalıkların dertlerini veya aşktır, melankolidir  bambaşka ruhsal sıkıntılardan daha kötü ne olabilirin cevabını ve bir örneğini görebilirsiniz. 

Açlığın, çaresizliğin, yalnızlığın  pisliğin caniliğin ölümün kasvetli görüntüler eşliğinde Viggo Mortensen, Charlize Theron ve Kodi Smit-McPhee muhteşem oyunculukları eşliğinde mide bulanmasına ve karın ağrısına hazır olun. Sıkınıntınız herneyse bundan daha beter olma ihitmali çok azdır.

Ben çok keyifli bir cumartesi akşamı işgüzarlık edip seyrettim. Siz daha kötü bir zaman seçin cumartesi gecesi insan canını sıkmamalı. Haftanın en sempatik gününü böyle sıkınıtılı bir filme harcamamalı.

10 Aralık 2011 Cumartesi

Womb 2010


Afişe bakıldığında filmin ne kadar can sıkacağını az çok tahmin edersiniz. Hatun kişi çocukluk aşkını yıllar sonra tanıştıkları şehirde yeniden bulur. Onunla hayatını birleştirmeyi düşünür. Fakat bir çiş molası sebebiyle duraklama yaptıkları otoyolda araba çarpması sonucu sonucunda genç adam yaşamını yitirir.

Böyle boktan bir sebeple hayatını kaybeden sevgilisinin acılı babası ile işbirliği yaparak klonlanmasını sağlar. Daha sonra  küçük Tommy Dolly tadında, sevgilisinin karnında dünyaya gelir. Sonra hikayeyi öğrenince  onu doğuran annesine veya sevgilisine (saçma oldu biraz )  izleyenleri çileden çıkartacak davranışta bulunur. 

İnsan klonlama konusunun olası çarpıklıklarının anlatıldığı garip bir filmdir.

22 Kasım 2011 Salı

Zeyrek - Kasım 2011


Kimileri için soğuk bir pazar sabahında sobanın üstünde ekmekler kızarırken, birileri de sofraya getireceği ekmeğin peşinde yürür...

10 Kasım 2011 Perşembe

Sleeping Beauty 2011


Afişten de anlaşılacağı gibi bolca çıplak kadın görüntüsü içeren gereksiz bir film. Bunu buraya yazmak bile zaman kaybı olabilir. Efendim üniversite öğrencisi bir hayat kadınının başından geçenlermiş. Ne geçmiş başından, ailesi nerede ? O evine gittiği çocuk kim ? Neden fotokopi operatörlüğü yapıyor ? Ayrıca garsonluk ve temizlikçilik yapıyor. Ne derdi var bunları yapıyor ? Falan filan.

9 Kasım 2011 Çarşamba

The Curious Case Of Benjamin Button 2007


1920 yılında yazılan bir hikayeden uyarlanan filmdir. Sinema klasikleri arasındaki yerini şimdiden almış olabilir. Oldukça yaşlı bir insan görünümünde dünyaya gelen bebeğin ters bir akışla gerçekleşen hayat hikayesini konu almaktadır. 

Fantastik kurgusu ile beraber romantizm içerikli farklı ve güzel bir film. Oturup mantık çerçevesinde düşünüldüğünde bazı gariplikler olsa da az önce kullandığım fantastik kelimesi bu açıkları örtmek görevini üstleniyor sanırım. 

Fight Club ve Joe Black benzeri filmlerdeki tadı andırmakla beraber, Brad Pitt sevdalısı şahsiyetlerin ağzının suyunu akıtmış olma ihtimali de yüksek bulunmaktadır. 

Tabi bu filmde iki sevgilinin aynı zamanlarda birbirini yakalamış olması gayet dokunaklı bir güzellik. Çok farklı görünüyor olsa da bana Robin Williams ın Robot Adam filmini hatırlatmıştır. Fakat bu film Robot Adam filmi ile kıyaslanamayacak derecede başarılıdır.

4 Kasım 2011 Cuma

Keşke bi sigara daha içseydik.



ilk günü hangisiydi bilemedim ayrılığın
senin olmadığın zamanların ilk başları telefonu kontrol etmekle geçti. 
gelen bir mesajın olmadığı o kadar belliydi ki bir kez daha sıkıldı canım. 
bundan sonra olmayacağına olan inancım artmaya, sıkıntım da ilerlemeye devam etti. 
belirsiz süreli aşk sözleşmemizi kağıda dökemedik kısa mesajların pratikliğinden. 
okuduk ama anlayamadık biz bazı bölümlerini bu karışıklıkğın. 
alkolün etkisi de vardı, 
biraz da sıcaktı. 
köprü trafiğine takılmadı bizim ilişkimiz, haremden arabalı vapur da vardı. 
hiç uçamayan bir helikopterin oldu senin ve tutamayacağın bir uçan balonun da 
günler ardı ardına yalnızlığa akıp gidiyordu, 
ben de her akşam eve gidiyordum, sabah işe gider gibi. 
bunların hepsinin içinde bir sıkıntın olduğunun farkındaydım. 
biraz birikmişim vardı sevilecek 
sana borç verdim. 
mevduatının karşılığı bende değer kaybeder oldu bundan emindim. 
durum ortadaydı geri alamazdım. 
parayla ölçülemez güzel günlerin anısına bir hatıran var bende hala. 
adın buralarda bir yerde yazılı olabilir bak ama onu da bulamıyorum
şimdi unutulmayacak bir zamanın, aslında unutulması gerekliliğinin üstüne oturmuş konuşuyorum. 
arada bir geri dönüp belki... diyorum.  
şimdi senin elinden içtiğim bir kadeh şarabın lafı mı olur diyemem olur tabi. 
eğer o kadeh tekrar tutulmayacaksa. 
sırada ne var bilemiyorum ama artık sen yoksun. 
bundan sonra biraz yalnız kalmak istiyor dudaklarım, ellerim ve dökülen saç tellerim. 
güzel bir ayrılık oldu teşekkür ederim. 
belki bunu pek de istemedik. 

keşke bi sigara daha içseydik.

31 Ekim 2011 Pazartesi

Franz Kafka Dönüşüm


Bir gün  her zaman yaşadığınız günlerden birine uyanmama ihtimalinizi düşündünüz mü hiç ? Üstünüzde var olan bir yığın sorumluluktan veya sizden umulan beklentilere karşılık vermeme ihtimalinizi hiç hesapladınız mı ? İçinde bulunduğunuz yaşam alanınızda kendinizi yok sayabilecek insanlara rastladınız mı ? Ya da herhangi bir kusurunuz yüzünden sizden utanıldığı hissine kapıldınız mı ? En yakınlarınızın, sırf onların istediği gibi bir hayatı yaşamıyorsunuz diye size olan tepkilerine tanık oldunuz mu ?

24 Ekim 2011 Pazartesi

Blue Valentine 2010


Afiş kandırmasın öyle erotik bir film değil. Garip bir aşk hikayesi malum. Babasından ve ev halinden nefret eden genç kız erken yaşta sevgilisinden hamile kalır. Çocuğunun babası ile değil onu daha çok seven başka bir adamla evlenir. Sonra sevgi de karın doyurmaz sonuç hüsran. Adam sefil tek başına yola devam eder.

23 Ekim 2011 Pazar

Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi

İstanbul'u , hani bizim sokaktaki gibi, rüyalarımıza giren,hayallerimizi süsleyen, aslında içinde yaşarken bile her bir köşesini özlediğimiz bu koca şehri tertemiz bir dille anlatıyor oyun. 


İçinde olanların kıymetini bilemediği, bir dönem bu şehirde nefes alanları da nasıl burnunda tütebileceğini, hatta içinde olup da kıymetini bilemeyenlerin de nasıl anlayıp, hissedip, aklına yazması gerektiğini ifade eden büyük ve kutsal şehir İstanbul a hayranlığın güzel bir anlatımıydı. 



''Bu basabilmek saadetine erdiğiniz kaldırımlara hiç tükürülür mü?'' harika anlatımın içinde takılıp kaldığım sözlerden biri, sanırım birçok kişi de bu cümlede kaldı. 







5 Ekim 2011 Çarşamba

Cep telefonu geçmişimi sileyim




1999-2000 / Ericsson GH 628


2000 Ericsson GH 688


2000/2002 Ericsson GH 768





2002/2004 Nokia 3310




2004/2006 Nokia 8310




2006/2011 Samsung SGH-D500



2007 2011 Samsung SGH-E250





2011/2012 Samsung Galaxy W I8150




2012/2013 Samsung  I 9100  Galaxy S II





2013 / 2014 Samsung i9300 Galaxy S III





2014 / İphone 5

2 Ekim 2011 Pazar

Eylül, yağmur ve toprak kokusu

Eylül,
Yağmur,
Ve toprak kokusu,
Sensizliğin ilk korkusu

Kapalı havalarda hatırlarım ben seni
Gözlerin bulut, kelimelerin çiseleyen damlalardı
Nadir gösterdiğin yüzün, gri semanın içinde küçük, mavi bir tebessümdü

Kapalı havalarda hatırlarım ben seni
Saçların arada bir lütfeden güneş gibi
Sözlerin, özlenen dosttan haber gibi

Kapalı havalarda hatırlarım ben seni
Görmeden bastığım su birikintisi,
Eğilip bakarken yüzümde hüznünü gördüğüm

Kapalı havalarda hatırlarım ben seni
Hep kapalı havalarda
Soğuk, kasvetli

Kapalı havalarda hatırlarım ben seni
Eylül
Yağmur
Toprak kokusu
Sensizliğin son tortusu

31 Temmuz 2011 Pazar

şimdi senden geliyorum



şimdi senden geliyorum
aylar önce de senden gitmiştim
sana gidip, senden geliyorum
senden gidip, sana dönüyorum.

korkularım da var kaygılarım da
senden giderken daha da fazla 
bir martının kanadında
senden gidip, sana dönüyorum

karaköyden biniyorum, kadıköyde iniyorum 
bulut üstünde umutlarla 
bir vapurun yamacında
sana gidip, senden geliyorum

yıllardır gidiyorum anadolu yakasına
her halat atışında limana 
içimde kopan bir fırtına
meğer sana gidip, senden geliyormuşum.

yokluğun varlığının arkasına geçsin
düşündürme beni karanlık odalarda
her içtiğim sigarada
sana gidip, senden geliyorum.

kocaman bir bahar yeşilsiz geçti
meğer gözlerin de yok diye
kaşlarının altındaki bahçede
senden gidip, sana dönüyordum

şimdi elimde ,kolumda,
bazen yanımda, veya dilimde
ve şu sıralarda kalbimde sevgilim 
benden gidip, sana geliyorum.

21 Temmuz 2011 Perşembe

keşke

bir kadehte şarap olsaydı elimizde keşke,

her yudumda sen olsaydı şarap

her nefeste parlayan yıldız olsaydın sen

dokunsaydı gökyüzüne bir beden.

22 Mart 2011 Salı

01:00 şeyler lazım

Uyumam lazım,
Uymam lazım, duymamış gibi yapıp duymam lazım.
Görmem lazım, göstermem lazım, gösterip de elletmeden Hazım!
Ne öyle hemen yavşıyorsun ? azıcık ağırdan almak lazım.
Zamanı gelince düşünmek lazım.
Sözler ateş edince karşılık vermek lazım.
Geriye dönünce gülmek, ileri bakarken ağlamak lazım.
Tekrar ele almak lazım, azıcık kurcalayıp bırakmak lazım.
Tutmak lazım tutturmak lazım ille de olacak mı be Kazım ?
Durmak lazım, konuşmak lazım hava kararmadan eve gelmek lazım.
Mal lazım, mülk lazım, karşıdan gelirken göz kırpmak lazım.
Karşılık alırsan davranmak lazım.
Geç kalırsan yalvarman lazım.
Eğer tren kaçtıysa otobüse binmen lazım.
Otobüse gittiyse yürümen lazım.
Zaman daralıyorsa koşman lazım.
Tek başına olmuyorsa voltran lazım.
Gövdeyi oluşturmadı ise başını oluşturmak lazım.
Söyleyemiyorsan eğer yazmak lazım.
Askerde isen en rahat yer levazım.
Bu böyle bitmez devam etmek lazım.
Arada sırada mola verip dinlenmek lazım.
Bahar geldi biraz açık giyin kızım.
Sen olmayınca acıyor gönül sızım.
Kaçma polisten kalp hırsızım.
Ben sensiz çok yalnızım.
Bir sonraki şiirimde patrick swayze' m
Artık yoruldum ben bir Lazım.
Arkeolojik kazım.
3 satır yazım.
bir de yardımcı kitabım.
şu blogda yapyalnızım.
dilbilgimden umutsuzum,
razıysan gel benimle...

24 Şubat 2011 Perşembe

00:00

Uykuyu ne kadar sevsem de bu yatmaya hazırlık aşaması can sıkıcı. Hiç akşamın ilk saatlerinde sızıp kalmıyorum ben. Hiçbir sabah kanarak uyandığımı hatırlamıyorum ve hiçbir zaman 00:00 sularından önce yatmıyorum. Sırf bu inadım yüzünden kaçırdığım şeylerin hesabını yapmaya da üşeniyorum. Fakat bir şey kaçırdığımı sanmıyorum. Öyle sanıyor olsaydım bu durumu değiştirmek için üşenmezdim. 

Öteden beridir akşam yemeğinden sonra televizyon başında sızıp kalan adamlara imrenirdim. Ben hep uyuduğumda bir şeyleri kaçıracağımı düşünürdüm. Halbuki uyuyanlar hiçbir bok kaçırmadı, lakin sabahında ben çok otobüs kaçırdım. İlkokulun ilk yıllarında bile pazar akşamı spor stüdyosunda (sadece futbol yayını yapan eski T.R.T.  programı) o hafta ligde oynanan bütün maçların özetlerini izlerdim. İzmit Alsancak Stadının yan tarafından kadraja giren tribünleşmiş balkonları görmeden yapamazdım ve kaleye isabet edemeyen toplar spikerin ''yandan dışarıda'' sözleri ile tarif ettiği eylemlerle son bulmakta idi. 

Bu geç yatma alışkanlığının bizim jenerasyonda birçok kişide görmek mümkün. Kombi teknolojisine geçmeden önce sobalı odalarda geçen kış mevsimlerinden kalma bir durum sanki. Hadise, bir odada bütün ailenin uyuduğu günlerden gelmekte. Mutlaka birilerinin bir işi olur ve o oda ışığı gece 00:00 anlarında da yanacak şekilde diğer fertlere işkence eder.  Bu nedenle de uyku saati kavramı ortadan kalkardı. Şimdi de bu duruma alışmış bünyeyi kimse koğuş psikolojisine sokamaz. İşten eve gelindiğinde tembel tembel oturmak için kalan zaman 3-4 saat olmalı ki küfürle yatağa girmemeli. 00:00 zamanları stres de olur hafif.  O değişimden sonra uyku da gelmez. Bu durum bazı bünyelerde bir saat daha uykusuz kalmalara sebebiyet verir.

Burada uykusuzluk çekenlere bir tavsiyem olacağını sanıyorsan yanılıyorsun. Öyle bir amacım olsa 00:00 dan sonra oturup buraya kimsenin okumayacağı şeyleri yazan adam ben olmam. Bugüne kadar çözülmemiş bu sorun bundan sonra da çözülmez. Fazla detaya girmeye de gerek yok. Saat geldi iyi geceler. 00:55. 

17 Şubat 2011 Perşembe

Denge insanı

Rahatımı rahatsız anlarımda bulduğumdan, haklılığımı da haksızlığıma endeksleyip mutsuzlaşırım, bu da benim dengem, işine gelirse.

Asgari tutar ödeme

Bu ara benim işler bitmiyor , günlük çalışmalarım asgarisini ödediğim kredi kartı hesabı gibi artmaya devam ediyor. Birini bitirirken öbürü doğuyor. Bakteri gibi üreyen evraklarım var masamda ve hiç bir dezenfektanın kudreti yetmiyor temizlemeye.

Böyle günlerde günlük tutulmaz, herhangi bir faydası da olmaz. Özellikle zam döneminden sonra ise cebi de kabartmaz. E şimdi bu kadar uğraş didin ne için ? Genel kabul görmüş muhasebe ilkeleri için.

Şimdi gecenin bir yarısı çık ofisten, gel eve, ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi git işe. Böyle durumlarda oturarak işe, pc şarj tutmuyor bak fişe. Kimse de bir şey demez bu gidişe. Can sıkıntısı endişe, köşe ve şişe ile ilgili bir uydurma yapmayalım bu saatte.

12 Şubat 2011 Cumartesi

Talihsizsem ben ne yapayım ?

* Sene 1987 ilkokul öğretmenimiz yakınlarda bir yerde kır gezisi düzenledi.Saat 12 de okulda buluşacaktık. Yola çıktım. Sadece 5 dakika geciktiğimi sanıyordum. Okula gittim, bahçe bomboştu. Karşı tepeye doğru baktım, yolu yarılamış bizimkiler. Pişmesini beklerken geç kaldığım poğaçaları mahallenin piçleriyle bahçemizde yemiştik.

* Yine aynı yılın 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı, 1. sınıftayım ufak tefek bir elemanım. Benim valide dedi ki '' çok yağmur var sen okula gitme bugün'' Ne bileyim, ben de tamam dedim. Ertesi gün sınıfta etkinliğe katılmayanlar tahtaya kaldırıldı. Okul hayatımın ilk cetvelini yedim avucuma, acıdı elim, bizim hoca sağlam Atatürkçüymüş.

* İlkokul 4. sınıftı galiba, yine ev okul arası 50 mt falan, benim gibi evi yakın olan elemanlarla bahçedeki sırada en önde kim olacak diye  yarışıyoruz. Kurdum saati, erkenden kalktım, camdan baktım bahçe boş. Kaptım çantayı fırladım. En öndeydim. Okulun köşeyi koşarak dönen elemanlar göt olmuş surat ifadeleriyle yanımda bitiveriyorlardı. İlk defa ben birinciydim. Türküm doğruyum süpermenin torunuyum merasimi bitti, sınıfa çıktık. Montun femuarını açtım ki en sıçık anlarımdan birini yaşadım. Önlüğü giymeyi unutmuştum.

*Yine aynı dönemler son derslerde beden eğitimi oluyordu. Öğretmen kısa samsun tiryakisi ve göbekli bir sığır olduğundan, bizi çimlerde camışalım diye okulun bahçesine salardı. Ders falan olmazdı. Ben de eve bakardım uzaktan, basıp gitsem kim görecek derdim. Yine bir gün ders beden, çıktım eve yollandım. Öğretmen o gün son ders yoklama yapmış. Ertesi gün çıkar gözlüklerini ile başlayan cümlenin devamını anlatmıyım bende kalsın.

*Gözlük deyince unutamam, okulun bahçesinde kutu kola ile basket oynuyoruz. Futbol kesmiyordu sanki. Bir arkadaş 330 ml  müseccel markayı potalı bir şekilde yüksek posttan salladı. Ribaund mücadelesinde Alaattinle hava hakimiyeti esnasında çarpıştık. Ribaund bende ,gözlüğün camı yerde.

*O zamanlar tam hayta bir tayfamız vardı. Okul çıkışı çantalar önlükler eve biz dışarı. Çimenlik Arena da buluşuyor takım kadrolarını belirleyip maça başlıyoruz. Ben gözlükleri kırılmasın düşüncesiyle, bu arada Çimenlik Arenayı bilenler bilir, metris tarafındaki kale dibindeki taşın altına bırakırdım. Sonra 15'de devre 30'da bitmesi tasarlanan maç havanın kararmasıyla bitiyordu. Ben ise, ertesi sabah okula giderken, önce Çimenlik Arenaya uğruyor, kale direğinin arkasından camlarına kırağı düşmüş gözlüklerimi alarak ve okulun yolunu tutuyordum.

*Lise 1. sınıf ilk günler, sabah İstiklal Marşı ve sınıflara yönelme, önlerde 2 kuduruk merdivenlerde didişiyor. Biri üstüme düşüyor. Gözlük kırılıyor. Olayın üstünden bir ay geçiyor, yeni gözlüklerle seyrek alanlarda dolaşıyorum. Okulun kenarından maç yapanlardan sakınarak arka bahçeye yöneliyorum. Dingil bir arkadaş topa vuruyor, spor salonunun duvarına çarpan top nereye ? Tabi ki benim kafada patlıyor. Gözlük kırılıyor. Bu son olur diyorum, olaydan 2 ay sonra artık temkinli olmaya gerek kalmadığını düşünüyorum. 4 ayda 3 gözlük kırılmaz ki diye rahat tavırlar sergilerken. Elemanın biri, tenefüs saatinde kalabalık koridorda it gibi koşuyor. Köşeden dönerken karşılaşıyoruz. Sonuç, bu sefer parçasını bile bulamıyoruz. Yeni gözlüğü aldıktan 2 hafta sonra enkaz kayıp eşyaların arasında bulunuyor.

*Sene 98 Beyoğlu Burger King de çalışıyorum. O ara yaz tatili ve  Fransa 98 Dünya Kupası  her akşam maç var. Lobide temizlik işlerine bakıyorum. Restoran çok hareketli, 8 saat sadece 20 dakika yemek molası hariç it gibi çalışıyorum. Masanın birini silerken bir an sandalyeye çöküyorum. 2 saniye olmadan kimse var mı diye merdivenleri kesiyorum Müdürle göz göze geliyoruz. ve deplasmanda puan kaybediyorum.

*Eski çalıştığım bir şirkette yine benzer bir tempoda mesaideyim. Saat 17,00 olmuş, son demlerdeyim. Şöyle ellerimi başımın arkasına koyup arkaya yaslanarak geriliyorum. Ardından doğruluyorum, karşımda patron, kala kalmak, kekelemek, hede hödö, yine ofsayt.

*Askerdeyim gece 2/4 çapraza çıkıcaz. İbne onbaşı uykudan geç  kaldırıyor. Apar topar gidiyoruz, nöbet değişimi ,çelik başlık ,  telsiz tamam cihaz kontrol vs,  ilk yarım saat sonunda çiş geliyor. O akşam da zırt pırt devriye geliyor. Neyse tutyorum, tutuyorum, saat doluyor diğer nöbetçiler gelmiyor. 10 -15 -20 dakika gelen yok. 3,5 saat nöbet ve çiş tutuyorum. O tezkereciyi de aylardır sevgiyle anıyorum.

*Bir Türkiye Kupası finali Bjk - FB maçı var. O dönem az maaşlı bir işteyim. İddaa oynayarak para kazanıyorum. Beşiktaşın kupayı alacağından eminim. Cepteki bütün parayı Beşiktaşın galibiyetine veriyorum. Son dakikalara kadar önde götürdüğü maçta Beşiktaş Fb den gol yediği için normal süre berabere bitiyor. Uzatlamalarda kupayı alan Beşiktal oluyor ama neye yarar.

*Bu ara işler çok yoğun ve mesai yapıyorum, akşam 10 a kadar şirkette duruyor ve hayvan gibi çalışıyorum. Bir ara çiş molası için helaya gidiyorum. Patron fazla mesai yapan elemanlarına selam vermek için odaya geliyor, beni mesaide göremiyor. Bonuslar gidiyor puan kaybı devam ediyor. Herif 2 dakika önce ya da sonra gelse ben de oradaydım. Yazık oluyor ben ise hem gerçek anlamda, hem mecaz anlamda, hemde patronun nazarında sıçarak Hat Trick yapıyorum.

6 Şubat 2011 Pazar

The Ron Clark Story - 2006

Böyle güneşli bir pazar gününü şubat ayında bulmak zor olmasına rağmen evden çıkamama sebebim olan güzel bir film izledim. Ben pek sevmezdim öğretmenlerimi, çok azının yeri vardır kalbimde ve hayatımda. Dolayısıyla onlar hakkında atıp tutmakta istemiyorum olmuş bitmiş. Bizim topraklarımızda üstünde çok durulacak bir iş değilmiş gibi de geliyor. Her zaman Kemal Sunal 'ın öğretmen filmi aklımdadır. Onları ekmek kavgasında eriyip gitmiş, belediye otobüslerinde saygınlığını yitirmiş bir halk kahramanı olarak ilan etti o film. Mahmut Hocaları da unutmadık tabi.


Fakat bilginin büyük paralara satılmaya başlandığı dönemlere rastladı benim ilk ve orta dereceli yıllarım. Severek başladığım öğrenme sevdası bende bir kabusa dönüşmüştü çok geçmeden. Derste bulmaca çözen, at yarışı çalışan , saçma sapan okul aile birliği davetlerine bilet satmaya çalışan, sadece haftasonu para karşılığı ders verdiği öğrencilerini seven, dönemin modası pos bıyık sahibi eli tütün kokan adamlardı.

Sadece bir tanesi tiyatro ile tanıştırdı, sadece o bize yunan mitolojisini okudu ve çok azı tebessüm ettirdi. Onların yeri gerçekten ayrı.

İşte film tam  bu yaraya parmak basan bir çalışma. Üst düzey özveriye sahip inatçı ve başarılı olmak isteyen bir öğretmen. Onun ışığında gözleri parıldayan heyecanı ve şevki gözlerinden okunan kendilerine göre vasat öğrenciler. Dibe vurmuş olmanın ne kadar kolay olduğunu ve o seviyede devam etmenin ne anlamsız olduğunu gösteriyor. İşte bir liderlik gösterisi, başarılı olmayı hedefleyen herkesin izlemesi gereken bir film. Herşeyden önce öğretmenlerin izlemesinde fayda var.

Ron Clark' ın gerçek hayat hikayesinin anlatıldığı ve bir öğretmenin, öğrencilerinin hayatı üzerinde nasıl bir etki oluşturabileceğini gözler önüne seren bir yapıt.


Dünya arkadaşlık günü

''Bugün dünya arkadaşlık günü. Hayatının sonuna kadar yanında olmasını istediğin en az 12 arkadaşının profiline bu mesajı yaz. (Ben de dahil) Göndermezsen Arkadaşsız kal inşallah.. Eğer beşten fazla cevap alırsan sevilen bir arkadaşsın.. SENİ SEVİYORUM İyi şanslar :)))'' 

Bu ne lan ? 

Böyle  kurgulanmış mail, mesaj, sms her ne bok ise, yapanın aklına edeceğim mesaiden sonra sifonu çekeyim derim. Ya arkadaş ! hadi bugün arkadaşlık günü. (bir de dünya arkadaşlık günü) yani yakınındaki arkadaşlarını hiç üzmedin, arkasından konuşmadın, bir de dünya çapında bir rüzgarı arkana alıp şov yapıyorsun  camiada. Bununla yetinmiyor hayatının sonuna kadar yanında olmasını istediği 12 kişiyi de zorluyorsu,n benimle olun falan diye. Eğer diyosun, beni bu muhteşem ileri zeka göstergesi yaklaşımımla önemsemiyorsan hiç kimsen olmasın gibi ağır beddualarda  da bulunuyorsun. Devamında 12 kişinin yarısı bile etmeyen boktan bir istatistik sonucu 5 kişiden cevap alma ihtimalini atıyorsun ortaya... 5 cevap alırsan  sevilen arkadaşsın diyerek gazı da veriyorsun. 

Çok önceleri ilkokul yıllarında elime bu mesajlara benzer kağıtlar tutuştururdu bazı sığ beyinliler. 5 kişiye ver yoksa annen ölür. 10 kişiye dağıt yoksa titin şişer gibi kafa yaparlardı bir de. Zamanla bu kağıtlara yazılmış saçma şeylerin yerini sms ler ve şimdilerde e-postalar aldı. Sosyal paylaşım sitesi feyzbuk sayesinde bu saçmalıklara alet olanları da canlı canlı takip etme lüksüne sahip olmak biraz sarstı beni. 

Hadi sen beni en iyi 12 arkadaşının arasında koydun, 

eyvallah da, bana sordun mu ? 

Ben seni ilk 12 ye alıyor muyum ? 

Bir kere bu davranışınla son ikideki yerin bile garanti değilken bu beklentinin hayal kırıklığına dönüşme ihtimalini hiç hesap ettin mi ? 

Mesajın sonuna seni seviyorum yazmışsın , çok hoşsun arkadaşım. Bak bu sana son arkadaşım deyişim.


Haberin olsun 100  kızarması 

Bu yazıyı 10 kere oku, 

20 kişiye okut, 

4 yumurta 

2 paket margarin

20 dakika kısık ateşte yim ateşte  ateşte...
  

17 Ocak 2011 Pazartesi

Tü Tü Arena


Sırası gelmişken söylemek lazım gelir. Stadı devlet yaptırmıştır, doğrudur.

Karşılıksız da değildir bu yaptığı, kimse bunu anlayamayacak kadar aptal değildir.

Saygısızlık büyüktür bu da doğrudur.

Lakin ilk protesto da bu değildir.

Şimdi sırf Galatasarayın işleri bozulsun diye, bu zafiyetten doğan yangını körükleyenler. 

Unutmayın be kardeşim, ilk değil bu.

Tarih 12 Eylül 2010 yani dört ay önce...

Tüm dünyanın gözü önünde...

Sinan Erdem Spor Salonunda ıslıklananlar hangi devlet büyükleriydi.

Kimse anlamadı mı ?

Duymadı mı ?

Onlar da Galatasaraylı mı ?

Bu durum yanlışı doğru yapmaz, ama iğne ve çuvaldız hususunda hassasiyetle düşünmeli.

12 Eylül 2010 da 15 Ocak 2011 de bir devlet büyüğünü protesto etmenin yeri değil.

Gerçek bir protesto istiyorsanız sandık var, seçim var.

Spor seyircisi Akpartili değil, onlar değil, bunlar değil.

Peki iktidarın buraya gelmesindeki pay kimin ?

Bugünkü iktidara, zafere giden yolda mübah olan oyunları öğreten kim ?

Bu yazı daha da aşağıya gider, ıslıkladığınız insanlar annenizden babanızdan oy aldı.

Siz istemeyebilirsiniz, onlar istedi.

Bundan sonra kimi nerede ne şekilde protesto edeceğinizi herhalde öğrenmişsinizdir.

Muhteşem bir organizasyonu bok ettiiğiniz  için teşekkürler, güzel takımımın garip taraftarı.



4 Ocak 2011 Salı

Taxi Driver - 1976


Son dönemde izlediğim yerli lig maçlarının tadından öteye gitmedi bu film. De Niro olmasaydı belki de ilk yirmi dakikada shift-delete edilebilirdi. Sabredildi, ve sonuna kadar izlendi. Bizde de, 80lerde çok dönen bildik Zürafa Sokak senaryolu yapıtları andırıyor. 

Şimdi bu filmin en iyi 100 film arasında olduğunu bilenler ''has.. '' ile başlayan bir cümle ile cevap vermek isteyebilirler. Hatta film ilk 50 arasında, yani benim bu söylediklerim filmi sevenlere çok ağır gelebilir. Tabi kesinlikle dublajsız seyredilmeli, çünkü Türkçe dublaj konusu Azeri kanallarındaki garip dublajlardan pek farksız, bu da filmi çaptan düşürüyor.

Cybill Shepherd, dönemin sarışın güzellerinden filmde hep etkili olacağı bir anı bekliyordum. Olmadı. Zaten bu derece psikopat bir adam da, böyle bir kadına en fazla bu kadar yaklaşabilirdi. 

Filmin, köyden şehre transfer olan fakat büyük umutlarla geldiği şehirde, fahişeliğe razı olan çıtırı ise Jodie Foster. Sonunda kurtulup ailesinin yanında huzuru buldu. Onlarda intihar olmuyor bizdeki gibi... 

Dönemin klişe hikayelerinden,  savaşta aklını kaybeden adam, ( bir dönem Vietnam'dan sağlam gelen Amerikalı yok sanıyorduk. ) çeşitli gariplikler, silah, kadın ve pislik dolu bir hikaye.

İki kelime ile ifade edeceksek, zaman kaybı.