27 Aralık 2013 Cuma

Burn After Reading (2008)

Amerikan sinemasının yaz tatiline girdiği bir dönemde, set işçilerinin bir düzmece senaryo bularak, yıldızları da yardım kampanyası yapacağız diye kandırmak suretiyle çektikleri bir film hissi bıraktı bende. Brad Pitt ve Clooney adı kandırıyor. Vakit kaybıdır bendeki izi.

25 Aralık 2013 Çarşamba

87

Siyaset deyince aklıma pislik gelir benim. Daha seçim zamanlarında başlar kirlilik. Yıllarca bıkmadıkları yöntemlerle ve tabi ki dünyanın her yerinde olduğu gibi pankartlarla, afişlerle bangır bangır gezerler. Akıp giden hayatı düşünmeden kaz gelecek yerden tavuk esirgemezler. Seçim dönemlerinde ve sonrasında çevreye verdikleri rahatsızlıktan dolayı da özür dileyeni görmüş değilim. Millet için derler ama aslında o pisliğin ödeneğini de milletin cebinden alırlar. 

Çocukluğumda bana eğlenceli geldiği yanları vardı. Anap logolu plastik top tekmelemek, SHP logolu balon patlatmak gibi eylemlerimiz oldu. Eylem derken yanlış anlaşılmasın ne olduklarından haberimiz yoktu. Bazı partiler de havadan çuval çuval kağıt ve tanıtım falan filanları atarlardı başımıza kakar gibi. Sonunda da hep millet kaybederdi. Hepsinin parası bizden çıkardı ve çöp olarak kucağımızda kalırdı. 

Seçimler biter yeni sahipleri koltuklarına otururlardı ya da eskiler devam ederdi.Genelde de devam ederlerdi. Çünkü liderler sevilirdi. Babamız, dayımız, canımız ciğerimiz gibi bilinirdi onlar. Tekrar gelirlerdi oturup kalırlardı, kovulmadan gitmezlerdi. Seçim gününe kadar da hep gülerlerdi her satıcının yaptığı gibi, onların işi de bize geleceğimizi pazarlamaktı. Satışlarını gerçekleştirdikten sonra servis desteği ya da güncelleme olmazdı artık. Onlara göre oy verdi diye ülkeyi satın almadı ya halk. 

Yıllar geçti, insanlar değişti ama gelenekler değişmedi. Hizmet için şarkılarla türkülerle halka yalvaranlar gücün cazibesine kapılmaya ve gelenekleri sürdürmeye devam ettiler. Devam ettikleri bir şey daha var ki o da, parti, ya da ideoloji ayırımı olmadan oluşturdukları kirlilik. Sokağı, devleti ve insanlığı kirlettiler sürekli. Hiçbiri ama hiçbiri pisliklerini temizleyemedi ve kovulmadan da hiçbiri gitmedi. 

23 Aralık 2013 Pazartesi

Zorla güzellik


Hiçbir işim kolay olmaz benim. Uyumakta bile zorlanıyorum bazen. Huysuz ihtiyar halimi hiç düşünemiyorum bu basiretsiz halimle. Hem zorlanıyorum, hem de sıkılıyorum işlerin uzamasından. Fakat istifimi de hiç bozmuyorum. Tabi tuttuğum takım da bana benziyor, belki de o yüzden çok seviyorum. İlk yarı uzun süre koltuğumda oturuyorum. İkinci yarıda dayak başlıyor gibi olsa da Onur bir kalkan gibi tokatların karşısında yıkılmıyor. İte kaka bir gol atıyoruz. Ama ''galibiyet kolay mı olacak ? '' diye de şaşkınız. Derken ihtiyacımız varmış gibi golü hemen kalemizde görünce zorlanmaya başlıyoruz. İkinci gol sonrasında kırmızı kart yiyen Colman olayı çözse de yine sıkıya getirmeden kazanamıyoruz. Takım kötü oynadı diyemeyiz. Ama bu sene eksikler bitmeyecek. 

Keyifsiz ve yorgun geçen pazarın finalinde doğru düzgün bir şey daha olmalıydı nefes alıyor olmaktan başka. O da TTArena'da bir galibiyet. Çok zor olmamalıydı rakip kaybederken. Aslında olmayacaktı da resmen rakip kale dövüldü. Onur Kıvrak  yerine kim olsa Trabzon bu gece TTArena'dan üç-beş yemeden gidemezdi. 

Yolda gelirken bir şeye aklım takıldı. ''Şu Trabzon'un sayılmayan şampiyonluğu meselesi üzerinden kimseye faydası olmayan göndermeler için pankart yapmak da nedir ?'' dedim. Boş verdim  Orhan Gencebay'dan dinledim. Aklım Takıldı. 

25th Hour (2002)


Gündem boktan, duyduklarımız mide bulandırmaya devam eder nitelikte seyrediyor. Yorucu iş temposu ve sevdiklerime ayırdığım zamandan kalan kısıma mümkün olduğu kadar kaçırdığım filmlerden eklemeye devam ediyorum. 

Yine bir adamın peşine takıldım gidiyorum. Robin Williams, Robert de Niro, Brad Pitt derken şimdi de ''Fight Club'' filminin çelimsiz yumruğu Edward Norton filmlerine başladım. Bu adamın kötü bir adam olması zor gibi ama  bu hikayede pisliğe bulaşmış. Kim bilir belki bilmediğim kötü adamlıkları vardır daha. Vakit olursa bu yılın son günlerinde bir iki filmini daha izleyip daha da hayranlık duyabilirim.

İzlerken hapse gireceğini düşünüp kendimce bir kaçış senaryosu bile kurdum ama pek öyle olmadı. Tam bir televizyon filmiymiş ama ben televizyon seyretmediğim için yeni görüyorum. Bir arkadaşımın paylaşımıyla öğrendiğim http://www.filimadami.com/ sayesinde kaçırdığım ve kovaladığım filmleri daha kolay takip ediyorum çok şükür. Bir pazar gecesi için fazla bile uzattık lafı. 

13 Aralık 2013 Cuma

Schindler's List (1993)


Dünya bu utancı ilk defa yaşamadı, bu katliam da son olmadı. Ama sadece bir kere yapılmış gibi, çok iyi anlatıldı, zihinlere kazındı. Oysa bu filmin çekildiği ve yayına girdiği tarihlerde yine Avrupa'nın orta yerinde, bu sefer televizyon ekranlarında herkesin gözü önünde tekrar katliam yaşandı. Üstünden yirmi sene geçti ve kimse doğru düzgün hatırlamadı. Keşke katliam yapan caniler hiç doğmasaydı. 

11 Aralık 2013 Çarşamba

...ve tarihe bir satır daha eklenir.


Karışıklıkların, bölünmelerin, ayrılıkların ve değişikliklerin silemediği ya da  zedeleyemediği bazı alışkanlıklarımız var...

Bu kadar karışıklığın, saçma sapan gerilimlerin ve kötü giden bir ligin üstüne zaten beklentilerimiz törpülenmişti. Fakat Şampiyonlar Ligi gruplarında sonuç hiç de öyle olmadı. Her şeye rağmen bugün zor gözüken o gruptan çıkmak inanılmaz önemliydi. Sıkıntılarının üstüne karlı ve bozuk zemini de hesaplamak zorunda kalarak dişe diş mücadele ile yüzleri güldürdüler ve tekrar aklı selim bir iş çıkarıp büyük zafer elde ettiler. 

Dün gece tribündeyken aklımdan'' Zidane'ı olmayan Juventus'dan korkulmaz'' gibi bir cümle geçti. Düşünmedim değil ama kar ve maçın durması bir şeylerin kötü gideceği hissiyatını bıraktı elime. İşlerin tersine dönmesi ise futbolun güzel yüzünü bize göstermesiydi.

Kazanmak demek müziği tekrar dinlemek demekti...

17 Kasım 2013 Pazar

Saklı Devletin Güncesi - Uğur Mumcu


Çocuk olduğum yıllarda eve sadece hafta sonları gazete alınırdı. Onlar da reklam kokan boyalı sayfalardan ibaret olurdu. İlgi odağı futbol ve magazine bulanmış, üçüncü sayfa haberleri ile moralimizi bozan, meteliksiz insanlar için hiçbir şey ifade etmeyen ekonomi sayfalarının ise varlığını dahi hatırlamadığım  kağıt parçalarıydı onlar. Fakat bana öyle geliyormuş. O boyalı basının içinde farklılık gösteren, şerefli insanlar bulunurmuş.

Bir akraba gezmesinde yatılı kalmıştık. Öğlen ya da sabahtı ama hafta sonuydu, (kontrol ettim şimdi pazarmış.) Televizyonlar'da bir kara haberdir dönüyor. Çocuğum, bilmiyorum bir gazeteci suikast neticesinde hayatını kaybetmiş. Moraller bozuldu evde, herkesin canı sıkıldı. Haberler devam etti günlerce. Faili meçhul 
ne demekti ? O yıllarda ve ondan sonraları çok kullanılan kelimeler olacaktı. Terör belası o dönemlerde ülkeyi sarmış ve en hareketli dönemlerini yaşatıyordu. Bu Uğur Mumcu da kimdi ? İnternet yoktu, Televizyonlar da parmakla sayılabilirdi. Bugüne kadar da araştırma yapmamak, sormamak, kim olduğunu öğrenmemek ilginç ve garip geliyor. O kara günün üstünden geçen yirmi yıl haber bültenlerinde o tarih geldiğinde kısa bir haber belki yapılıyor belki de ben izlemiyordum. 

Yılbaşından bir kaç gün önce ''Saklı Devletin Güncesi'' adında, yazılarından seçmeler olan, adına kurulan vakfın ''um:ag'' yayımladığı  kitabı aldım. Okuyunca da gazetesinde yazdığı yazılardan haberim oldu. Vatanseverliğini, mesleğine olan saygısını ve millete olan sevgisini anlamak zor değil. 

Bir kış günü, çocuk aklımla sadece bir gazeteci öldürüldü sandım, ölmemiş. Yazdıkları ve anlattıkları ile hala bir yerlerde yaşıyor o vatansever.  


Into the Wild (2007)


Bir şeyler yazmadan önce tuvalete gittim. Oturup rahat rahat yazmak varken şimdi erteleme yapmaya gerek yoktu. Türk'ün aklı nerede gelir malumdur, benim de aklıma bir şeyler geliverdi, oturup yazana kadar da gidiverdi. Neyse bahsedelim bir şeylerden. 

Burada yirmili yaşlarında bir adamın isyanı var hayata, sisteme ve ailesine. O erken ve ergen yaşların geçtiği dönemlerdeki asi ruhu, ya da isyankar bünyesi, gelecekte her şeyin en doğrusunu yapacağını sandığından soyunuyor bu çılgınlıklara. Bizim buralarda böyle olmaz muhabbetine girmeyelim ama terk edersen hayatını geberip gidersin yalnız başına bu bir gerçek. Sen de büyü de seni de görelim ey efendi, neleri düzeltip neleri değiştireceksin. Daha hikayen başlamadan kaçıp gitmişsin. Sonunda bütün emeğini, varını yoğunu, gücünü tüketip pişman olmak, işte yıkıcı sonucu bu olayın. 

''Onun yerinde ben olsaydım'' dedirtiyor mu ? Kaçıp gitme fikri bunalıma düştüğünde herkesin içinde olağandır, ama sahip olduklarından vazgeçmek çok büyük cesaret işi. Christopher McCandless'a bu konuda saygı duysam da bunu dillendirmek istemem. Biz olsak bir sahil kasabası deriz. Adam safi yaban hayata dalıp gitmiş.
Gerçek hikayesi ile vereceği mesajlar bir yana beni asıl ilgilendiren filmin resimleri. Bu filmin resimleri ve müzikleri dikkat çekici güzellikte. Miskin bir pazar günü uzanıp evde izlenecek keyifte olması tavsiye edilebilirliği arttırır. Bu filmi izlediğime pişman olmadım. Kaçırdığı filmlerden biri olduğu ise gayet net.





17 Ekim 2013 Perşembe

Erin Brockovich (2000)


Futbol ile kafa bozmanın zararlarından biri de hayatını fikstüre göre ayarlamak neticesinde diğer bütün etkinlikleri ertelemektir ya da yok saymaktır. Yıl 2000 ise sinemadan ultra uzak olduğum dönemlerin başıdır. Zira bu sayfada tekrar tekrar 17 Mayıs'tan bahsetmek doğru olmuyor. Doksanlarda ergenliği geçirmekte iken filmlerini izlerken iç geçirdiğim 10 numara diye tarif edebileceğim kadın oyuncu. Ben bu filmi de gayet net ıskalamışım. Yaşanmış bir hikayeden sinemaya aktarılan bir film Julia Roberts zaten efsane. En iyi arkadaşım evleniyor filminde içtiği kırmızı marlboro ile sigara tüketimim konusunda hızlanmama sebep olmuştu. Şimdi filmlerde, televizyonda sigara sahnelerinin gizlenmesine ya da hiç olmamasına itirazım yok. Çünkü hiç kıvırma payları yok işte parmağı olanların, onlara yakışan her şeyi biz de denedik. Sigaraya devam etmek benim hatam olsa da başlangıç evrelerinde özenme duygusunun altında bu ecnebi şahıslardan kaynaklanan esinlenmeler var. ''Adam güzel içiyor'', ''şu hatuna ne yakışıyor '' gibi cümlelerde anımsadığım irdelenmesi gereken bir kompleks bu, yazıktır be...

13 Ekim 2013 Pazar

İnternet sağlığa zararlıdır.


Geçen ay bu zamanlar bütün internet sağlayıcılardan yediğim kazıkların hesabını yaptıktan sonra sinirlenip aboneliğimi iptal ettirdim. Nasıl olsa akıllı telefonumun internet paketi vardı. O garibim 1 GB kime yetecekti diye düşünmeyi de ihmal ettim ve sonunda limit aşımını da tattım mobil internette. Rakamsal olarak zaten evdeki normal bağlantının masrafına yaklaştı ekstra mobilin bedeli. Kapattırdığım internet yüzünden Fatih Hoca'mın kovulduğunu iki gün sonra öğrendim. Şirkette çalışan diğer takım taraftarları piç piç gülümserken hiç de anlamamışım. Meğer bizim hoca kovulmuş. Blog yazarlarından takip ederdim ben futbolu. Şirkette bloglar ve sosyal paylaşım siteleri yasaklı. Yani mobil internet bitince evde de internet olmayınca. E bir de aşk meşk işleri ile meşgulsen hayattan haberin olmuyor. Bir ay boyunca habersiz, sessiz sedasız gelmiş bana, oysa fırtınalar kopmuş. Olmasa da olur dediğim internet  bir aydır kullanmadan dayanabildiğim sigaradan daha beter bir bağımlılık olmuş bende. Orada bir browser var uzakta o browser benim browserimdir.. Yeni sekme açmasam da açar açmaz kapatsam da o browser benim browserimdir. Dün eve tekrar bağlattım interneti. Dünya varmış deyip saatlerce kurcaladım. Bu akşam tekrar oturdum başına. Yeni sekme açtım. Bir sekme daha açtım. Sonra ilk açtığım sekmeyi kapattım. Sonra bir sekme daha açtım. Sonra öndeki sekmeyi tekrar kapattım, bu işlem 10-15 dakika sürünce bu yazının konusu çıktı ortaya. İnternet sağlığa zararlıdır.

28 Ağustos 2013 Çarşamba

Benim yerimde olmayın

Şimdi ben de gitmek istiyordum bir yerlere ama yapamıyorum sıramı savdım. Fırsatları iyi değerlendiremedim, tekrar gitmek istiyorum ama ben gidince kötü şeyler oluyor. Bu yüzden gitmek istemiyorum. Buralarda olup olaylara hakim olmak istiyorum, ama yorulmadan. Bu da pek mümkün değil. İşler bok. Ne eksik dersen eksik de yok ama bok işte. 

Bazen ''bok'' öyle anlamlı bir kelime oluyor ki...Hele onun bir adım ötesi var ki; eğer o derecede olursa karşılığı ''bombok'' oluyor. ''Ağbi nağber ya ? '' diyene verilen ''bombok'' cevabı sanki durumu düzeltecek etkiye sahip oluyor. Şimdi gitmek vardı bir yerlere iyi ve güzel olan iki şeyle beraber ama olmaz, izinler lazım. Olmuyor işte al sana yine bok. 

Ne yazdığımdan anlıyorum ne okuduğumdan, konuşmalarım küfür kıyamet. Bir bakıyorum gazete savaştan bahsediyor benim içinde olduğum savaşlarım ne olacak şimdi. Ben hiç gündemde olan bir adam olmak istemesem de arada bakınıyorum gören oluyor mu diye. Kimsenin bir şey gördüğü yok. Bunların da önemi yok. Benim yerimde olmayın bu ara. Ne ben olun burada kalın, ne de benim olmak istediğim yere gidip sosyal paylaşım yapın. Ne olur yapmayın, ne olur etmeyin. 

9 Ağustos 2013 Cuma

Gallipoli 1981


Okumayı sevmediğimiz için tarihimizi,  merakımız da günlük işlerin arkasında kalınca bilemiyoruz elin Avustralya'lısı neden bize silah çekmiş Çanakkale'de. Küçük bir araştırma ile de öğreniyoruz günümüz teknolojisi ile. Avustralya ve Yeni Zelanda askerlerinden oluşan kısa adı ''Anzak''ların savaşa gelişini anlatıyor film. Çanakkale Savaşı bizde hala ve hala sinemaya aktarılamamış olduğundan gavur yapınca izleriz, hele ki içinde bir kaç kere Türk kelimesi geçince tebessüm ederiz. 

Kimse bizden gerektiğinden fazla bahsetmez. Tarih boyunca deviremedikleri bir milleti bugüne kadar da başka planlarla durdurmakta üşenmezler. Biz ise bu büyük emeklerin neticesinde savunduğumuz koruduğumuz devletimizin tarihini bilmez, merak etmez ve öğrenmeyiz. Ziyadesiyle bilenler de anlatamaz, ya da anlatacaklar tek tek yok olup giderken bu çok da uzak olmayan tarihi kimselere aktaramaz. Hal böyle olunca torun dededen haber almaz, dede sorulmayınca anlatamaz. Bilmedikçe, duymadıkça ve görmedikçe biz de unuturuz bugünlere nasıl geldiğimizi. 

Bir dost talep edince araştırıp bulduğum bu film ben bir yaşındayken çekilmiş. Aradan 30 sene geçmiş. Bu film gibi üç tane filmimiz yok. Oysa neler anlatılıyor kitaplarda ve atalardan gelen bilgilerde. Neler yapılır, neler ? Bırakın şu dandik aşk meşkleri bir yana, kocaman bir tarihin anlatılacak o kadar çok hikayesi var ki...


FDFLU


Yol arkadaşı olacak bir albüm bu, bazen giderken, bazen de bir yerde beklerken, ama yalnızken çok iyi bir arkadaş. Biri gelince çıkarıp başka bir cd takacaksın ya da takmayacaksın aklında kalan nakaratları. Yalnızlığı anlatıyor çünkü adam, yalnızı ya da yalnız kalmak istemeyeni, ama içinde hep yalnızlık var bu şarkıların, adamın. O yüzden mutlaka yalnızken tok karna alınmalı. Çay ve sigara ile beraber dolmabahçede...

18 Haziran 2013 Salı

Konuşamıyoruz



Mayıs ayının son günlerinden beri bir gerilimdir gidiyor. Olanlara bakınca da insan yazmasa da konuşuyor. Eğri -doğru, yalan - yanlış konuşuyor. Nereye gittiğini bilmeden konuşuyor. Atıyor tutamıyor, tam tutturdu derken daha bir başka sapıtıyor. Dinlesen olmuyor, anlatsan anlamıyor. Halbuki çok derinlerde değil sorun. Sonuçta durum çok belli, insanımız konuşamıyor. 

Park büyük bir sorun mu ?  değil,  konuşamıyorlar. Sıkıyorlar lafı, çoğu zaman da gazı. Anlatamıyorlar ve anlamıyorlar derdini milletin. Bütün mesele konuşmalar aslında. En başından beri konuşmalar. Sertleşen konuşmalar kucaklamanın iki farklı şekli var mecaz, hissettiği ise şefkatli olan değil. Çünkü konuşamıyorlar. Elbette ki toplumun tamamının iradesi değil bu iktidar ama bunu anlamıyorlar. Kucaklamadan kasıt ise şefkatli Devlet Baba kucaklaması olmalı öteden beri, baba gibi kucaklamalı devlet insanını. Bunu göremedi insanlar Gaz gördü, Toma gördü. 

Bu kadar kavga gürültünün içinde gördüm ki bu konuşamıyor olmak büyük eksik. Hatta hiç yok, ya da yok denecek kadar az. Doğru konuşmak, düzgün konuşmak. Birini sevmenin bokunu çıkarmamak. Birinden nefret etmenin bokunu çıkarmamak. Ayırmadan konuşmak, ayrıştırmadan konuşmak. Başka kefeye koymak. Konuşurken de bu detayları belirtmek için bastıra bastıra bağırmak. Gelişine vurmak, ya da gelişi güzel konuşmak. 

Beni birisinden soğutmaya yetecek yegane eylemdir konuşmak. Çünkü kötü konuşmak, hedef insanda tamir edilmez yaralar açar. Yılanı deliğinden çıkaran tatlı dilden bahsederdi atalarımız. Ata diyeceklerimizden duyduklarımız bambaşka. Kıran büken hep bu. Ne bıçağın kemiğe dayandığı var ne de birilerini alıp başını gitmesini isteyen. Yerine koyacak kimse olmadığını konuşamayan bir halk da oturup durdu parkta. Hükumet istifa derken ardından söyleyecek bir lafı bile yoktu. Dert birilerinin gitmesi değil. Konuşması ya da konuşamaması. Devlet de Halk da konuşamadı bu süreçte. Yakıp yıkanlar da başka bir rantın esirleri oldu. Keşke yapmasalardı. Oturmak durmak ve etkiyi insanca sağlamak önemliydi. Bazen oldu, bazen de olmadı. 

Konuşabilseydik keşke, daha doğru düzgün, daha anlaşılabilir, antipatik olmasaydı, olmasaydık. Ayrılıklar hiç tat vermiyor, sevdiğim kardeşlerimle ayrı şeyleri düşünüp aynı hayatı yaşamayı bilenlerden olduk. Bu tavrın anlaşılması ve bozulmaması için konuşalım. Doğru düzgün konuşalım. Çünkü, konuşamıyoruz.

24 Mayıs 2013 Cuma

Inglourious Basterds (2009)


Ara verdiğim film terapilerine nasıl olduysa patlamalı silahlı eserlerden devam ediyorum. Gerilimli günlerin içinde bu şekil filmler pek iyi gelmez bünyeye lakin, indirmişiz bir kere izlemezsek arkamızdan ağlar.  

Brad Pitt varlığı ile ayrı gaza getirdi. Tarantino eserlerinden olması da izlemek farz dedirtti. İkinci Dünya Savaşı ve Almanların Fransa İşgali içinde geçen başarılı bir kurgu. Tarihte Hitler'den çektiğini başka kimden çekmiştir Yahudiler ? Filmde yine kendilerinin yaşadığı zulümden kesitler var. Brad Pitt başrol değil o yüzden de bu afişi eklemekte fayda gördüm. Asıl adam o değildi çünkü. Christoph Waltz. Brad Pitt'in başrol meselesi de tamamen ticari bir oyun olmalı. 

Başarılı bulduğum için kaçırdığım filmlere eklemekten çekinmem. 


Meeting Evil 2012


Jackson tam bir şerefsiz, filmde tabi ki. Şu iyi huylu temiz aile babasını pisliğin içine sokup sokup çıkardı. Standart bir film ve benzerleri çok var. Hiç de sürprizi yok. Beklentim var mıydı ? Kesinlikle yoktu ve üç aşağı beş yukarı tahmin edebildiğim basit bir filmdi. Ne zaman mı izlenir  ?tesadüfen izlenir,Tosun Paşa'dan bıktıysanız izlenir, Jackson'dan ziyade diğer adam için daha çok izlenir bir de yeni diye belki izlenir. Onun haricinde Jackson'a bir hayranlık da yoksa mutlak bir şekilde pas geçilmelidir.

19 Mayıs 2013 Pazar

Çık ve yeni bir oyun başlat.



Dinlemediğim şarkılar ve izlemediğim filmler var. Hiç görmediğim insanlar, belki de hissetmediğim bir şeyler de var. Zamanı gelince yaşanacaklar deyip beklemek gibi oluyor hayat. Çok uzak da olmuyor bunlar kısa hayatın içinde. Gün geçmiyor ki onlardan herhangi birine rastlamak mümkün olmasın. Olmadık zamanda, olmadık yerde imkansız karelerde bulabiliyor insan kendini. Tribünde olmak, Süleymaniye'de kuru fasulye yemek. Vatan Caddesinde trafiğe takılmak. Tezgahtaki dilim karpuzun kokusu mevsim değişmesini hissetmek. Aşina oldukların da var. Zamanını bilip de beklediklerin. Çimen kokusu, ağaç gölgesi ve yaz akşamları geleneksel kaldırım muhabbetleri, falan fıstık hesabı. Yine güneyde bir yerlerde hava değişimi zamanı yaklaşmış. Güzel havalar bunlar, havalar da güzel. Dost sohbeti. Şimdi tekrar çık ve yeni bir oyun başlat.


3 Nisan 2013 Çarşamba

Eski defterler

Alt köşeleri kıvrılmış, özensiz dayanılmış köşesine, dirseklerden gelen isabetsiz dokunuşlar buruşturmuş, gelemez eski haline, insan gibidir eski defter. Ataçlar da düzeltmez, ters kıvırırım ilk denemede, kapalı dursa da dönmez eski haline. Eski defterlerin ilk sayfalarına yazılar güzelce düşer. İlk hevesle sıralanır heceler. Kalem ucu tıraşlı, harfler aynı boydadır hep. Çünkü ilk sayfalardır, ilk günlerin coşkusuyla gelir harfler kelimelere. Onlar da  el birliği ile cümleleri oluştururlar, unutulan noktalar, pas geçilen virgüller görmezden gelinir ilk zamanlar çocuk kalbi gibi tertemiz sayfalarda. ''Şimdi eski defterlerin mi sırası ?'' Deme öyle klavye,  deme.. şimdiki zamanın ipeksi dokunuşları nasıl senin eserinse, geçmişin rutubetli sayfaları da eski defterlere aittir. Köşeleri buruşmuş, tam yüreğinin ortasından yaprak kopmuş eski defterlere.Arasında çikolata kağıdı ütülenmiş, kimisinde bir gonca kurumuş olabilir eski defterlerin. Senin tuşlarının arasına mı sıkıştıracağız ulan !
Karışma ! kurcalama eski defterleri şimdi. Sen kendi boşluğunda ara ver hikayelerine, ben defterlere bakarım. Arasında belki de ismi ile şehirde oynayacağım bir sayfa bulurum. Boş ve tertemiz.. Ucu mürekkep lekesi bırakan mavi bir tükenmez kalem belki de kirletecek onu. Artık ilk zamanlardaki gibi özenmiyorum sayfalarına. Hem kullanıldı, hem eskidi. İlk sayfaları gibi ilk günlerdeki gibi olmadı içindeki hikayeler. Eskidi defter, içinde iyiden kötüye giden yazılar, elle tutulur cinsten anılar, sildiklerim ve de kalıntılar var. Bazılarının mürekkebi içine işlemiş, istesen de silinmiyor. Eski defter bir daha ne zaman açılır ? Bu da hiç bilinmiyor. 

24 Mart 2013 Pazar

adsız


bir vapurun arkasında üşürken
akşam güneşi alırdı gözlerini
geriden gelen kuşların kanadında
bizimle diğer düşler de gelirdi

her hatanın gözyaşı davetsiz 
her acıklı şarkı da patavatsızdı 
sustuklarımı bağırırken
sevgim kanalizasyona sızdı

oturup söylediğim küfürler
yazıp çizdiğim kelimeler
dönüp arkaya bakmalar
köşeden döneni sana yormalar

uymuştu aslında ritmlerde adımlar
sorsan bunu ellerine, 
kesin beni hatırlar...





10 Mart 2013 Pazar

Atıl karınca


İşte böyle bir şey lazım eskilerden, gelsin sokağa, ben kısa pantolonlu ürkek küçük adam olayım yine. Cebimdeki üç kuruşu alıp elleri nasırlı seyyara vereyim. O bütün gücüyle ekmeğini çevirirken ben yerinde duramayan kalp atışlarımın heyecanına kapılayım. Beş dakikalığına da olsa deli gibi döneyim hiç durmadan. On yüz kere aynı boyaları dökülmüş ahşap pencereyi göreyim. On yüz kere köşedeki bakkalı... on yüz kere mutlu gözlere takılayım. Geçici kaz ayakları oluşan küçük gözlere düşsün mutluluk. Ama olmaz ki... O kendini dayamış bir duvara, dönse de dönmese de duvar onunla konuşmaz ki...

20 Şubat 2013 Çarşamba

Bir bilmecem var.


Durumun vahim olduğu hakkında hislerim var. Vahamet dediğin büyük depremler neticesinde olur benim nazarımda. Eskiden olduğu gibi bugün de bu böyle olmalı. İçimden geçenlerin arasında, yüksek dozda kızgınlık, orta seviyelerde kıskançlık ve bir büyük parça da pişmanlık doğuyor. Yine de bunların hiçbiri insanı yıkmasın, zedelesin, silkelesin ama öldürmesin. Bugünlerde zihnimde dolaşan her şeyin adı bir bilmeceden öte değil. Sorulara ve sorunlara olan sabrımı hunharca sınıyorum. Her zaman olduğu gibi yine ben bir şey yapmıyorum. Kötü ya da iyi bir şey yapmıyorum. İzliyorum, çok iyi bir izleyici ve çok iyi bir dinleyici gibi görünüyorum ya da hiç görünmüyorum. Bulmacaların, problemlerin ve sınavların düşmanıyım. İnsanlığıma inancı olmayan her şeyin düşmanı oluyorum. Güzel olsun diye başlattığım bütün kampanyaların ucu garip rantlara dayanıyor, yanımdakileri karşımda buluyorum. Bunu hiç planlamıyorum çünkü hiçbir işimi planlamıyorum. Geldiği gibi yaşadığım sabahlarım, gittiği gibi unuttuğum günlerim var. En stresli ve gergin olduğum zamanları insan üstü bir rahatlıkla uykuya çeviriyorum. Çok iyi uyuyorum, çok duygusuz ve çok da sakin hissediyorum bazen. Bir yerde patlayacak bu heybe, o yüzden sarsmadan yavaş koşuyorum. Isınmıyor hiç ortalık, bitmek bilmedi bu sene kış. Yazın ve sonbaharın en güzel günleri başka işlerin peşinde geçti. Plansız programsız hayatım, gerçekleşemeyecek planların olması gerektiği bir hayattan çok daha iyi geliyor bana. Sürprizlerin adamı olmak güzel, bu da ayrı bir yetenekmiş, bunu anlamıyor ve öğrenemiyorum. Bir mağaza vitrinine bakarken en güzel şeyi en son görüyorum, çoğu zaman kendime de yakıştıramadığım anlar var hayatta. Rüzgar estikçe eve çeviriyor yolumu. Dünyanın huzurlu yeri oluyor bazen. Sessizliğin varlığına şükrediyorum. Bir kaç saat sonra buradan ayrılmayı tekrar aklıma getirdiğimde kısa bir üzüntü yaşıyorum. O an aklımı kaybetmek üzereyim sanıyorum, dünyanın en büyük derdi ile savaşıyorum sanıyorum. Bir kaç berbat fikri gözümün önünden geçirip halime tekrar şükrediyorum. İnsan biraz da kendine kalmalı, bazen hiç kimseyle konuşmamalı, konuşmaktan kaçmalı, çünkü bazı işler konuşarak bile çözülemiyor. Şimdi bütün bunların içinden gülümseyerek çıkmak için bilmeceyi çözmek gerekiyor. Bunun için sormak, soruşturmak ve konuşmak gerekmiyor. Bilmece işte burada en nefret ettiğim şeylerin başında geliyor. Bilmece sevmem  ki ben...

6 Şubat 2013 Çarşamba

Ali Sami Yen'de son gol.


Hakan Şükür Bursaspor günlerinde dikkatleri üzerine topladı ve çok geçmeden Galatasaray'a geldi. Milli maçlarda attığı gollerden hatırlarım. Biz o dönemler kısa boylu golcülere alışkındık onlar da zaten 10 numara giyerlerdi. Hoş, Kral da geri dönüşlerinden birinde kısa bir süre 10 numarayı giymişti. Kendisinin üçüncü, Terim'in ikinci gelişiydi ve 2001-2002'nin harika çocuğu Ümit Karan'dan geri almak gerekiyordu formayı. Bir kriz sürecinin de beraberinde Ümit Karan gözden düşerken, 9 numaralı formayı Kral'a bırakıyordu. Ümit Karan'ın onun yokluğunda emanete sahip çıktığını da belirtmekte fayda var.

Lig Tv harika bir iş yaparak Kral Hakan Şükür'ün 100 golünü derlemiş. Hepsini tek tek izledim. Bu videolar, futbola bakışımda unuttuğum bir şeyi bana gösterdi. Bu izlediğim 100 Hakan Şükür golü Kral'a olan saygımı da katladı. İki kere uzaklaştığı parçalı formadan ilki Torino gidişiydi ve çok kısa sürdü, ikincisi biraz uzun. Tam üç farklı takımda oynadı. Torino macerasını kendisi bile saymıyordu belki de. İkinci Avrupa turu sonrası futbolu da, golleri de olgunlaştı. İşte bugün tam da bu golleri izlerken aklıma Burak Yılmaz  geldi. Şimdilerin Burak Yılmaz'ı Hakan Şükür'ün Torino sonralarına benziyor. 


Büyük oyuncular takımlara gelmeli unutamadığımız Hagi gibi,  turnuvalarda yer almış, kupalar kazanmış ya da kazanma ihtimali yüksek olan adamlar. Yerli futbolculara bir nevi staj evresi yaşatacak olanlar gelmeli. Hakan Şükür'üm frikik denemelerini hatırlıyorum da Hagi'nin bu konuda bir desteği olduğunu duymuştum sanki.

Kral hakkında yazılacaklar da söylenecekler de bitmez. Onu bir yıl daha sahada görmek isterdim. Oynayabileceğini hissediyordu o da. Olmadı üzüldü, üzüldük.





En son 2008'de yine bir Mayıs günü, Oftaşspor maçında son golünü attı. Dünya gözüyle Kral'ın son maçını,  hem de ne mutlu bir şampiyonluk gününde, bugün yerinde yeller esen Ali Sami Yen'de izlediğim için çok şanslıyım.

3 Şubat 2013 Pazar

Yeni bir yol vardır elbet


Durduğun yere sığmazsın bazen. Bu sefer aşırı mutluluktan olduğu için değildir. Çok yorgunum beni bekleme kaptan demek gibidir. Duvarların arkasına geçmek içinde olmaktan iyidir keyifsiz olduğunda. İşlerin yolunda gitmediği süreleri yaşamak hayatın en güzel sınavlarından biridir. Her şey yolunda gittiği anlarda farkında olmadığın süperman'liğini, hatırlama fırsatı olmalı.

Uzmanlık alanıma giren işlerden biri de zorlama atışları sevmediğim zaman onlardan vazgeçmek. Askerlik sonrası gönüllü değil de zorunlu olarak içinde bulunduğum o ortamda bu seviyelere geleceğimden haberim yoktu, diyemem. Çıkarların ve savaşların konuştuğu güçlü olanın ayakta kaldığı çalışma hayatında yükselmek ve ilerlemek için bazen yollar tıkanır. Şimdiki durum ilk defa olmaması sebebiyle daha da çekilmez bir haldedir. 

Üstüne gidilmesi manasız bir futbol maçı gibi. Deplasmanda beş gol yemiş bir takım gibi. Şeref sayısına da pek ihtiyac yok. Maçın son beş dakikası gibi bir süreç. Dar alanda irili ufaklı paslaşmalarla varılacak durum belli. Şişirme ortalar yapıp gol atmak da sadece 2008'in Semih Şentürk^ü olmaktır. Böyle kesintilerle dolu bir kariyeri umuyorum ki o da istemezdi. Ben Burak Yılmaz değilim, Necati Ateş'im, bazen sönmüş olduğunu düşünecek insanlara gülümseme fırsatı veren bir ateş. 

Aylar önce farklı bir sıkıntıya düşüp rutinin içine kapılmış giderken de böyle hesaplar vardı. Bunlar beklentilerle doğru orantılı işler olmakla beraber, zamana dayalı düşüncelerdi. İstikrar seven biri olduğumu biliyor ve bunun üzerine planlar  yaparken, tabi ki işler yolunda gidecek diye bir kural yoktu. Böyle zamanlarda devam ettirirken herkes kendi üzerine düşeni en iyi şekilde yaptığını düşünüyor olmasına rağmen, aynı enerjiye sahip olamaz. 

Şimdi gitme zamanı, şimdi yeniden başlama zamanı. Mevcut durumdan kurtulmak ve yeniden doğma zamanı. Olmamış bir şey de değil, sadece rahat kalmak lazım. Kanunlar ve yasalar gereği öyle hemen bırakıp gidemiyor olduğum gerçeği, canımı sıkıyor ve karnımı ağrıtıyor. Suçum olmadığı halde cezalandırılıyorum gibi bir halde,  tepişen boklu fillerin ezdiği çimen gibi  çaresiz. Profesyonel yaşamın kanuni dayatmaları insan faktörünü hiç hesap etmiyor. İstemediğiniz bir yere istemeyerek gidebilirsiniz. Bu sürecin bitmesini beklemek zor. Karar verildiğinde uygulamak gerekir. Belirsiz bir ortamda insan hiçbir yere sığdıramıyor kendini. Hapis istemiyle yargılanma süresi sadece hukuki bir terim gibi gelmiyor. Kendimi yıllarca tanımamış insanlara tekrardan anlatmak için bir o kadar daha zaman olmayabilir. Bırakın arkadaş gidelim aydınlık gördüğümüz yere... Gidelim bırakın, toprağını sevdiğim yerinde bırakın.

27 Ocak 2013 Pazar

Benim ne işim var burada ? II

Bazı resimlerin adıdır bu soru. Bazı durumların ve bazı anların adıdır. İnsan yaşadığı tecrübelerden büyük dersler çıkartabilir, eğer doğru zamanda, doğru sorgulamayı yaparsa...


* İlkokul 3. sınıftayım. Ailevi durumlardan dolayı bazı günlerde teyzemin evinde kalıyordum. Kuzenlerle falan güzel de geçiyordu. Bir tanesi ile  aynı yaştayız. Hani baharda klasik okul gezileri olurdu Belgrad Ormanlarına gidilirdi. Top oynanır, ip atlanır ve piknik yapılırdı. Veliler öğretmenler ve çocuklar bir arada. Ben de mecburiyetten kuzenin okulunun düzenlediği bir geziye gitmek durumunda kaldım. Kendi arkadaşlarım yanımda yoktu ve kuzenimin arkadaşları bana içimizdeki İrlandalılar gibi gözüküyordu. Çok canım sıkıldı, bitsin istedim hemen. Günün şarkıları içinde ise Nilüfer-Melankoli vardı. O anlamsız ve amaçsız yaşta çok gereksizdi. En son çizgi nerede diye diye geldik eve çok şükür. Benim ne işim var burada ?

* 27 Ocak 1998 İstanbul'un göt kesen soğuklarından birinde İnönü Stadındayız. O dönemler maça gitmeyi güvensiz bulduğum için Beşiktaşlı biraderimle maça gidiyoruz ve yine  o sezon Galatasaray çok iyi, ama ben gitmiyorum maçlara. Ali Sami Yen'de Hagi seyretmek varken biz Amokachi ve Rahim gibi topçuları izlemeyi tercih ediyoruz küfür gibi isimler. O zamanlar maç biletini gişeden almak var tanıyanlar bilir sıkıntıya gelemem. Aynı yıl altı saat bilet sırasında kalıp Fenerbahçe derbisine girememiştim çünkü Mecidiyeköy'de. Bu nedenle futbol aşkını İnönü'de takip etmek Galatasaraylılığım adına çelişki gibi durmaktadır. Havada pis bir yağmur vardı ve Beşiktaş berbat oynuyordu. Yüzüme çarpan soğuk yağmur damlaları ile beraber toplamda 1000 kişi bile olmayan taraftar grubunun ''aramızda ne kadar Cimbomlu varsa''  tezahüratı bana aynı soruyu sordurdu. Benim ne işim var burada ?

* Havada kar var bugün, karlı bir günü hatırlamadan olmaz. Plevne Lisesi mezunu olmaktan dolayı ömrüm boyunca bir şey hissetmeyeceğimi biliyorum. Alakam yoktu okulla, dersle ve okulun etkinliklerine de pek gitmedim. Okulu ilk günden beri sevmemiştim ve bu yüzden üç sene geçmek bilmedi, ama beni kim sevsin. Kızlar ve erkekler toplanmış okulun Eyüp Lisesi ile bir turnuva maçı var. Karların eriyip yerlerde faşır fuşur ettiği pis bir gün. Gaziosmanpaşa'dan Eyüp Stadına kadar kalabalık bir grup yürüyoruz. Stada ulaşıyoruz hava soğuk ve o pis karlardan kartopu yaparak fırlatan ergen arkadaşlarım etrafta yayılmış. Kızların bize bakacak durumu yok, hem donmuşlar hem de okul takımının yakışıksız adamları varken tribündeki sivilceli erkek grubunu kimse takmaz. Maçı kaybediyoruz ve sonunda iki taraftar grup arasında gerilim oluyor. Usulca sıvışıyorum bölgeden, o pis havada eve gitmek yerine Kadıköy'e gitmek daha kolay. Bin bir Küfür ederek eve geliyorum. Okulunun da takımının da... futboldan soğuyorum. ...ve soruyorum. Benim ne işim var burada ?

* Yine 1998 yılında yaz tatili için Çanakkale'deyiz. Ekonomik ve rahatsız bir tatil olarak Biga ilçesine bağlı saçma sapan bir yerdeyiz. Peynir tonda başladığım deniz kum paralelindeki tatilimde kuzenle sevmediğim bir işe girişiyoruz ve kayalıkların arkasında keşif turu yapıyoruz. O dönemlerde Kaptan Cousteau belgesellerini bayılarak izlediği için olabilir, doğaya karşı bir meraktan diye de olabilir,  umarsızca geziyoruz.  Kendisi esmer olduğu için her yaz tatilinde olduğu gibi kıskandıracak şekilde bu etkinlikten faydalanırken. Ben güneş yanıklarıyla kırmızının hafif açık bir tonuna sahip oluyorum ve ikimiz yan yana Milan'ın yıldız takımının idmanından dönen çelimsiz topçulara benziyoruz. Bephantene kreminin katkılarıyla acım azalsa da sorumu sormadan edemiyordum yine de...Benim ne işim var burada ? 


Wesley Sneijder


Hollandalı hocalardan pek de istediğini alamamış memleketimiz, topçularının durumu aynı değil tabi ki. Günlerce yazılıp çizilen, ''anlaştı'', ''gelecek'', ''pürüzleri gidermek istiyor'', ''vallahi gelecek'' dediler, nihayet getirdiler. Şu işleri gizli yürütüp bomba patlatmak galiba pek mümkün değil artık. Yani işin gerçek tarafı şu ki kalite ucuza gelmiyor. O nedenle de gizlemek manasız ve bu işin türküsünü söyleyerek yapmak gayet ürkütücü ve kıskandırıcı rakipler açısından. Tabi menajerlerin fiyat artırıcı tutumu da aynı zamanda, basına sızdırılan bilgiler.

Bizim işimiz futbolla futbolcuyla, ama sosyal medyada Sneijder'in eşinin twitter hesabına kadar gitti işler. Hayat çok cıvık bir hale geldi teknolojiyle. Gerçi adamlar bizim gibi değiller, onlar için tebessüm ettirici işlerdir ama siz bir düşünsenize, yerli bir futbolcuya böyle bir ilgi alakalı var, adam gelecekse de gelmez. Arda, biraz da bu baskılardan dolayı gitmedi mi ? 

Sneijder son yıllarda ve özellikle 2 sezon öncesine kadar bu topraklardan uzanabileceğimiz bir adam değildi. Bizim Arda'mız vardı falan demeyelim hiç, öyle bir adam her takımda olsun, oynamasa da gezinsin sahada. Öyle baktığımız bir adam iki sene sonra düşüşe geçerek uzaklaşıyor listelerin üst sıralarından. Yakın zamanlarda önemli futbolcular sahne aldı beğenmediğimiz ligimizde. Fakat ya istediklerini veremediler ya da sonbahar olarak gördükleri duraklardan olduk. 

Uzun bir zamandır da pek zevk almadan izliyoruz, mecburen izliyoruz, çünkü seviyoruz da futbolu. Yıldızların bizden uzak durması gayet normaldi çünkü sıradan takımlarımız istedikleri kadar muazzam sonuçlar alsa da, biz de tribünlerden uzak duruyorduk. Yabancı kontenjanlarını hiç yıldızlarla dolduramadık. Beşiktaş yok olma pahasına bunu yaptıysa da, böyle de işlerin yürümediğini anladık. 

Sneijder, Quaresma, Sow, Fernandes var ligimizde, olmalı da her zaman, en iyileri gelmeli ki izleyelim. Keyif alalım bu işten hepimiz. Böyle isimler geldiğinde heyecan ve tutku daha da artıyor. Fakat Biz bu adamları güzel statlarda oynatmalı, güzel tesislerde çalıştırmalıyız. Çünkü bu aldığınız getirdiğiniz adamlar sakatlıklardan kendine gelemiyorlar. Sonra da kaybolup gidiyorlar. Zaten bir çoğu bu tarz liglere son umut olarak geliyor. Onları da fazla görmek ve izlemek herkesin hakkı. 

Bu bağlamda Sneijder yenilenen zemin ve şu anki Galatasaray için önemli bir değer. Başka dedikodular da var adını anmayalım şimdilik dedikodu çüknü. Tabi takımım diye söylemiyorum hep başımıza şapka alıyoruz ama ayakkabı su alıyor onu da görelim. Arkada güvendiğim tek isim Semih KAYA maalesef tek. O yüzdendir ki zaman zaman fazla golü atamadığımız anlarda moral kaybetmeye devam edeceğiz. Sneijder tribünü havaya sokar, renk katar, ama takım oyunu olan futbolun en can alıcı yeri defans bizi endişelendirmeye devam ediyor. 

Değişik bir ara transfer oldu bizim için, belki de daha olacaklar var. Fakat bu seçim ve iş gerçekten çok iyi. Sezon başında korkularım vardı Necati'yi kayıp gördük aradık. Evet uzak bir ülkeyiz küçük işlerin peşinden de koştuk ama Culio, Pino falan değil bu takımların aradığı. Şampiyonlar Ligi şaka değil. Geride sıkıntılar olsa da öyle diye Sneijder'e hayır demeyiz. 

19 Ocak 2013 Cumartesi

The Bourne Identity (2002)


Film afişleri bazen filmlerden daha güzel oluyor, aklıma geldiği için söyledim tabi ki, yoksa bu filmin iyi olmadığını söylemiyorum. Matt Damon galiba polisiye gerilim ve ajanlık işlerine tutkulu. Bir serseriliği anormalliği var son izlediğim iki filmde. Ne zengin adamların sinema sektörü be kardeşim, gel de imrenme. Her tarzda en iyileri yapıyorlar. 

2002 yılında üç beş kuruş maaşla sinemanın önünden geçemediğimiz zamanlarda bu film de muhtemelen İstanbuli'daki beyaz perdelere yansımıştır, ama biz görememişiz. Televizyonda zaten seyretmek gelmiyor içimden. Tv rehberi hayatımdan çıkalı uzun zaman oldu. Takip bile etmiyorum. Dolayısıyla internet sayesinde yakalıyoruz kaçırdığımız filmleri. Aksiyonu gerilimi sevmesem de iyi filmler de keyif veriyor. Tavsiye üzerine üç filmlik serinin ilkini izlemiş oldum. Diğer ikisini de seyretmek gibi bir saplantım şimdiden başladı.


Good Will Hunting 1997


Geçen yıl hangi sistemde yaptım bilmiyorum ama indirdiğim filmler listesinde işe yarar bir film bulmaktan duyduğum mutluluğum tarif edilmez. Şu Matt Damon'a her ne kadar ısınmamış olsam da keyif aldım bu filmden. Zaten De Niro kadar tuttuğum ve yeri bende apayrı olan Robin Williams yine ''iyi adamı'' çok iyi oynamış. Biyolojik yapısından mıdır nedir sempatik kişi.

Çok eskiden beri biliyorum bu adamın gülümsemesinde başka bir lezzet var. Adam belki birbirine benzer rollerle çok özdeşleşmiş. (Zaten kimse seri katili oynamasını beklemez) Sürekli aynı lezzeti veriyor. Jakop The Liar 1999, Jumanji 1995, Patch Adams 1998, ya da efsane Ölü Ozanlar Derneği 1989 hiç sıkılmadan izlerim. Bazen canım sıkıldığında da lan niye böyle bir profesör doktorum, arkadaşım, hocam ya da amirim yok dediğim olur. Robbin Williams kralsın. 

10 Ocak 2013 Perşembe

"Monet'nin Bahçesi" Sabancı Müzesi

Ekim ayının başlarında Sabancı Müzesinde açılan Monet'nin Bahçe isimli sergiyi ziyaretinin son gününde yakaladık. Pek alışık olduğum bir durum olmamasına rağmen sergi çok hoşuma gitti. Eskiden TRT'de Bob Ross paşanın yağlı boya çalışmalarında manzara resimlerinin yapılışını falan izlerken keyif alıyordum. İlgilisi olamadığım için de pişmanlık duymadım değil. Bu sergiyi son gününde de olsa görmüş olmak önemliydi.



Claude Monet,     (   14 Kasım 1840  –  5 Aralık 1926   ),   Fransız empresyonist    (izlenimci) ressam. 


İzlenimci Empresyonist akımın doğumunun işareti yukarıdaki tablo her ne kadar koleksiyonda yer almasa da sergi güzel izler bıraktı. Geçen ay başında uğradığım İstanbul Modern'den sonra bu sergi bende de farklı bir akım oluşturmaya başladı hayır olsun. 



Sergiyi gezerken de aklıma, kaçırdığım filmlerin yanına bir kategori de sergilere açılmalı fikri geliverdi.  Dali ve Picasso  geçti bu şehirden ama ben ıskalamıştım. Çok anlamadığım gibi buradan ahkam kesmek için de yazmıyorum ama insan böyle güzel eserlere yakından bakmalı. Elde pipo kafada kasket olmasa da gezilebiliyor bu sergiler. Güzel olan bir tarafı da bu gelen eserler sadece kocaman bir ağacın bir kaç dalıydı. Devamı gelecektir. 

Silver Linings Playbook 2012



Robert de Niro serisini bu sefer DVD'den  sinema salonuna taşıdık. Son zamanlarda arka planda olması bizi rahatsız etmiyor artık ziyadesiyle babanın sesi bile yeterli zaten. Ayrıca Bradley Cooper ile oynadığı ilk film de değil. Daha önce de kendilerini Limitless adlı filmde izlemiştim. Karşılaştırmak doğru değil ama o film çekim teknikleri açısında başka güzeldi. Bu film ise kadro ve kurgu açısından değerli diyebilirim. Ruhsal travma geçirmiş iki ayrı karakterin buluşması ve tabi ki aşk. Normal insanların basit aşk hikayelerinden oluşan romantik komedilerin dışında bir film. 

Karısı tarafından aldatılmış olmasına rağmen  hala onu eskisi kabul etmeye razı ve bu duruma kendini hazırlamış bir adam o büyük karşılaşmaya kendini hazırlıyor. Bir yanda kocasını bir trafik kazasında kaybetmekle kendini kaybetmiş bir kadın. İkisin bir araya gelmesindeki en önemli şey ise bir şekilde kaybetmiş oldukları hayat arkadaşlarına verdikleri değer.  

Filmdeki en komik durum  ise babanınki, totemlerle dolu taraftarlık tutkusuyla iddiaların ve maçların peşinde koşması ve karısı dahil her şeyi bu uğurda unutması. Hastalıklı iki tipin hoş hikayesi belki bizde fırtınalar koparmasa da beğenmedik diyemedik. 


4 Ocak 2013 Cuma

Godsend (2004)


Bir klonlama hikayesi. De Niro babanın adı var diye yine bakmadan indirmişiz. Neyse sonuna kadar sabır gösterdim. Geçen yıl da buna benzer bir film izlemiştim. Bak bağlantı eklemeye bile üşendim. O kadar rezil yani. Bunun da meraklısı var mıdır ? De Niro olsun sessiz filmini bile izlerim diyen varsa buyursun izlesin.  Yine gitti iki saat. 

Flicka: Country Pride 2012



Hiç bakmadan araştırmadan bir filmi sırf yeni diye izlersen böyle boşa vakit kaybedersin. Arkadaş hepsine sanat eseridir diye bakıyorsun sonra da küfür kıyamet. Yönetmene oyuncuya ve hikayeye bok atmamak lazım. Bu film bariz ergenler için yapılmış. Sivilce patlatırken arada televizyona baksalar zerre sıkılmazlar desem de, inanmayın onlar da sıkılır. Yine de bazıları benim gibi sabırlı ise  sonuna kadar tahammül edebilir. 

Daha önce adamlar bundan iki tane daha çekmiş. Yönetmen at yarışına sarmış galiba o dönem. Mustang denen cihaz sağlam görünüyor çünkü filmde göze batan sadece kendisi. Clint Black babaya baktım sarkıları filmlerinden daha iyi. Bizde İbrahim Tatlıses nasıl sadece türkü söylemeli ise bunlarda da Clint Baba sadece şarkı söylemeli. Sırf adam Country yapıyor diye taktır şapkayı oynat filminde, olacak iş değil. Bence bundan bir tane daha çekecekler Flicka'nın dönüşü diye asıl küfrü o zaman döşeyeceğim. 

2 Ocak 2013 Çarşamba

Erp eğitim toplantısı işte yea


Verimli bir toplantı olduğu her halinden belli. Yeni Erp Yazılımı ile ilgili pek fayda içermemekle beraber çizim çalışmalarımda istikrarlı bir yükseliş içerisindeyim. ''Aklıma geleni çizerim'' gibi bir sloganla atıldığım bu yolda destek gördüğüm taktirde günün birinde belki de Leman'da  çizmek işten bile değil. 

İlk çalışmam toplantı esnasında eğitim veren kardeşin bazı konularda  çelişkili ifadelerle konuların üzerinden geçmesi neticesinde gerçekleşti. Esen soğuk rüzgarların etkisi kalemime kardan adam olarak yansıdı dostlar. 

İkinci çalışmam ise bir türlü somut bilgi ve neticeye ulaşamayan toplantının sonuna doğru, zihnime düşen '' keşge toplantı olmasaymış, hiçbir işe yaramadı ki sıç bok '' baloncuğunun kafamda belirmesidir.  Herkesin birbirine baktığı anda sona eren toplantı için emeği geçenlere teşekkürü etmeye niyetim yok. Bir  başka  toplantıda görüşmek dileğiyle. 

1 Ocak 2013 Salı

Japon Adam


Yıllarca kocaman gözlü çocuklar çizdiniz oğlum bizi kandırdınız lan ! Çocuk aklımızla şaşırdık kaldık bu çekik gözlü adamlar neden böyle göz çiziyorlar diye, akıllı olun. Alın sizi çizdim işte tek kalemde. Araba yapın, telefon yapın,  satın, bizde para bok alırız. Zaten biz öyle para kazandıran şeylerle uğraşan bir millet değiliz. Ayrıca öyle Ninjalık, Karate, Judo bilmeyiz. Osmanlı Tokadı biliriz, tekme tokat falan vardır bizde, hayvan gibi koyduk mu oturturuz, felsefesi yoktur, detaya girmeyiz. Neyse ki sempatik insanlarız Barış Manço hesabı severiz sizi merak etmeyin bu öyle ırkçı bir yazı değil. Sadece siz de kendinizi böyle çizin istedim. Kocaman gözlü kızlar, çocuklar, olmuyor usta bilinçaltınıza oturayım. 

Tarihinize duruşunuza alem saygı duyuyor biz mi duymayacağız. Siz de haklısınız bizde de puştluk var. ilk defa görmüş gibi sizlerle dalga geçenler oluyor farkındayız. Onlar da bizim içimizdeki İrlandalılar işte idare edin. Bir daha size çang çing çon diyen olursa haber verin ilk Osmanlı Tokadını benden yiyecek. He   hadi bakalım.