17 Haziran 2016 Cuma

Zlatan



- ilk futbol kulubüm mbı’ydi. (malmö boll idrottföreningen) buraya başladığımda 6 yaşındaydım. mbı ’de isvecliler ve yabancılar karışıktık. isveçli babalar çocuklarına şöyle bağırlardı:
- hadi oğlum harikasın !
bizim balkanlı veliler ise cocuklarına söyle bağırırdı:
- ananı s....im..
jag är zlatan ibrahimoviç” adlı kitaptan alıntı. yazar david lagercrantz 

3 Ocak 2016 Pazar

Yazmamak

Aylar önce başlamış bir gelenek, okumamak kadar zararlı. İnsan, yalnızca boş vakitlerinde yazıyor ya da okuyor olabilir. Tam olmuyorsa hiç olmasın düşüncesinin ürünü bir boşluk bırakmışım. Kendi adıma büyük harflerle yazılacak maceralarım oldu aylardır. Son satırlarımı oluşturduğum 2014 yazı ve peşi sıra yaşadığım gelişmeler. Üstü kapalı bahsetmekte fayda görüyorum. Evvelden nasıl olacak dediğim bütün gelişmelerin içinde başrol oynadığım çok güzel bir ara verdim yazmaya.

Geçen zaman içinde çürük çekirdek tadı veren gelişmeler de olmadı değil. Hiçbiri tek tek sayacağım şeyler değil. Biraz daha büyüdük geçen zamanda o net. Biraz daha yorulduk, biraz daha dinledik ya da dinlendik. Mümkün mertebe boşlukları doldurduk. Şimdilerde ÖSYM'nin bize dayattığı boşluk doldurma sistemine daha bir kafam yatıyor. Asıl durum hayat denen bu büyük sınava esas boşlukları doğrularla doldurmak olmalıymış. Görünen boşlukları uygun kelimelerle doldurmayı başardığında kazanmakmış hayatı, asıl olan buymuş.

Geriye dönüp bakınca çok da yazmamış gibi görmüyorum kendimi. Whatsapp, facebook, instagram, twitter başlıca yazdığım yerler olmuş boşluk olarak tanımladığım dönemde. Hepsi havaya giden bir sürü cümlem olmuş. Umarsızca arşivlenmiş geçici sunucular üzerinde konuşmalarım. Elimde elin Amerikalısının icadı akıllı telefon yazmışım da yazmışım hepsi uçmuş. Bugün kapatıp gitsem hesaplarımı hiçbirinden soran olmaz. Yazmamışım gibi ya da okunmamış gibi gez dur dünyada. 

Çöp kutusu diye bir şey var bu sanal alemde alıştık hastası olduk içine çöp atmaktan. Konuşmalarım çöp oldu. Bazı yazılımlar biraz vefalı Arşiv olarak tanımlıyor bu durumu. Sileceğinden emin misin der gibi bir hali varken senin adına biraz daha tutuyor işte bir yerlerde yazılarını. Lakin o da dolabındaki orta çekmeceye benzemez. Bir gün oradan da yok olacaktır. 

Orta çekmecede kağıda yazılı bir not bulunabilir. Eski bir belge ya da asker mektupları o tozlu poşetlerin içinde yer alabilir eğer densizlik edip çöpe atmazsan oralarda aradığında bulursun. İşte bu blog ve bu mecrada takip ettiğim insanların blogları sanal alemde en değer verdiğim yerler arasında. Eskisi gibi yazmayanlar çoğunlukta gözüküyor. İnatla yazanlara da saygı duyuyorum. Tekrar buralarda olmak, tekrar iz bırakan şeyleri ya da bırakmayanları yazıp çizmek lazım. Hayat hızla akarken döviz kuruna bağlı olmayan şeylerin tadını çıkarmak gerekiyor. 

Bu nedenle "yazmamaktan" vazgeçiyorum.


12 Temmuz 2014 Cumartesi

Yıkılan ev


Bazı akşamlar elektrikler kesilirdi. Böyle zamanların en güzel yanı bir köşeye oturup büyüklerin anlattıklarını dinlemek oluyordu. Komşu teyze Şükriye Hanım yandaki evde oturan ve oğluyla yaşayan bir ihtiyardı. Yalnız kaldığından canı sıkılır bize sohbete gelirdi. Çay bardaklarına vuran kaşık sesleri ve tükenen fitilini hayranlıkla izlediğim gaz lambasının ışığında aklımın almadığı muhabbetler dinliyordum. Bazen ülke meseleleri ile bazen de söylentisi dilden dile dolaşan evlerin yıkılacağı senaryoları anlatılırdı. Suskun bir şekilde gaz lambasının ışığında yüzlerini seçemediğim aile fertlerine ve komşu Şükriye Hanıma tek tek bakıyordum. Arada sırada ayaklanan birinin evin tahta döşemelerini hareket ettirdiği olurdu. Siyah beyaz televizyonun sustuğu, ışığın yetersiz olduğu o saatler konuları sıkıcı olsa da dinlemekten keyif aldığım anlardı. Şükriye Hanımın tek kaygısı eski püskü evlerimizin yıkılmasıydı sadece. Beni hiç rahatsız etmeyen bu konular mahallelinin en büyük derdiydi. Daha yeni yeni çıktığım sokağın, arkadaşlarımın, bir anda şehrin dört bir yanına dağılacak olmaları, sonrasında unutacağım o çıkmaz sokağın yok olacağı ya da başka nelerin kaybolacağını hesaplamak için daha çok gençtim. 

Okula gitmiyordum daha ve hiç gitmeyecekmiş gibi hissediyordum. Benim için heyecan verici tek şey kuzenim okula gittiğinde alt kata inip, teyzemin ''ona sakın söyleme'' diyerek verdiği kırmızı  demir araba ile oynamaktı. Bazı sabahlar uyandıktan sonra yatakta beklemek zorundaydım. Bazen anneme sesleniyor, bazen de durumu anlayıp beni kurtarmasını bekliyordum. Kızacak diye korkuyordum ama o bunu hiç yapmazdı. Altım kuru bir şekilde kalktığım zamanlar ödül verecekler sanıyordum. Oysa birçok insan için sıradan bir durumdu. Aile arasında paraşüt diye adlandırdıkları naylon donu mahallemizde pazarcılık yapan bir komşu amcadan alıyorduk. Adamı gördüğümde aklıma hep o alışveriş gelir ve amcanın beni hatırlamasını hiç istemezdim. Çünkü düzensiz olarak satın aldığımız bir üründü bu. Yani bir sabun ya da deterjan gibi onun da tükendiği bir zaman olurdu. Altımı ıslatıyordum ve bu durumu değiştirmek elimde olan bir durum değildi. Bu problem yüzünden bazen o kırmızı demir arabaya kavuşmak zaman alıyordu. Kırmızı demir araba Murat 124'e benziyordu. Kapıları açılıyordu ama serçe parmağımla dürttüğüm direksiyonu dönmüyordu. Yere bastırdığımda da lastikleri hafif içer gömülüyordu. Direksiyonu dönmese bile bu yaylanma durumu onu gerçek bir araba kadar mucizevi kılıyordu. En hazin hali ise kuzen okuldan geldiğinde tekrar evime dönüp annemin diş macunu kutusundan yaptığı araba ile oyuna devam etmekti. Çünkü benim arabamın direksiyonu ve kapısı olmadığı gibi tekerlekleri de yapıştırıcı ile yapışmış olduğundan halının üstünde sabit kalmaktaydı. Sürüklediğimde karton tekerlekleri yamuluyor ve oyun zorunlu olarak sonlanıyordu. 

Çıkmaz bir yokuşun dibindeki evlerden biriydi bizimkisi. İçerisinde meyve ağaçları bulunan bana göre devasa bir bahçeye sahipti. İki ayrı kapısı vardı bahçenin ve daha aşağıda bulunan evlerin çatısını görmekteydi. Etrafı özensiz çakılan derme çatma tahtalarla çevriliydi. Bazı tahtalarda kesilen ağacın oyuklarından doğal delikler vardı. Onların arkasından gelen geçen bakmak ilginç gelirdi çünkü yoldan geçen kişi beni hiç fark etmezdi. Bahçede eve yakın ilk köşede yüksek bir incir, diğer köşede alçak bir ayva ve üçüncü köşede de büyük bir dut ağacı vardı. Dut ağacı salıncak kurmak için idealdi. Bir de Tekir vardı sürekli ziyaretimize gelen. Evde hayvan beslemiyorduk ama Tekir soğuk kış günlerinde kapının eşiğine bazen de sobanın arkasına kadar izinliydi. 1986 yılının 23 Nisan'ında göz kapağımı tırmalasa da o bizim sadık dostumuzdu. Hapşırdığı zamanlarda yemek kaşığında erittiği aspirini verirdi annem, o da hayır demezdi.

Fotoğraflardan gördüğüm ve bizimkilerden dinlediklerime göre, o bahçe ağabeylerimin sünnet düğünlerinden, kuzenlerin doğum günü kutlamalarına, kalabalık bayram ziyaretlerinden,  komşu günlerine ve muhabbetlerine uzanan organizasyonlara ev sahipliği sağlayan eğlenceli bir sahneydi. Dönemin Kara Şimşek dizisinden esinlenerek üretilen telli arabalarla o bahçede koşturduğum çok olmuştur. Akşam olduğundan ikinci kata çıkmak için kullandığım 7-8 merdiven yanında demir korkuluk yoktu. Endişeli ve kontrollü bir şekilde kapıya yaklaşarak eve giderdim. Hatırlamadığım daha önceki bir zamanda o merdivenlerden yuvarlanarak düşmüşüm. Bunu bilen herkes o bölgeyi kontrollü kullanmamı söylediği için merdivenler bana hep tedirgin edici gelmiştir. Kapıdan içeri girdiğim sağda mutfak beliriyordu ve içinde duvarda asılı tahtadan tabaklık karşısında altı basma bir örtü ile kapanmış tezgah vardı. Benim için çok yüksek ulaşılmaz bölgelerdi bu bölümler. Hemen sonrasında banyo vardı. İç içe odaların olduğu evde bir karanlık oda bulunuyordu. Işığı hiç olmadığı için ev halkı oraya karanlık oda derdi. Ağabeyim o odanın içinden geçerek ulaştığım diğer odayı kullanıyordu ve o oda bahçeye bakıyordu. Karanlık oda çok dağınık ve tozluydu. Babam bazen orada iş yapardı. Trikotaj makinesi odada bildiğim iki üç nesneden biriydi. Bir tanesi de mavi demlik. Rengini sevmediğim ve içinde çay pişirecekler diye endişelendiğim eski mavi demlik. Kısa boyumla tedirgin girdiğim o odada pek az vakit geçirirdim. Karanlık odadan çıkışta sağda bulunan oturma odasındaki bir kapı da yatak odasına açılırdı. Burada karyola ve bir divan vardı. İncir ağacının yapraklarına bakan bu odanın penceresinden de bahçeyi uzun uzun izlerdim. Oturma odasını zemindeki muşambada daha sonradan ağabeylerimin bana hediye ettiği siyah demir araba ile oynardım. Sanki kuzenin arabasından daha iyiydi ve bu benim için çok önemli bir üstünlüktü. Kara Şimşek görünümlü demir arabamın direksiyonu da dönmüyordu ama araba tek kapılıydı ve kırmızı demir arabadan daha büyüktü.

Sobanın üstünde kızarmış ekmekler, bulmaca ve magazin ekleriyle dolu hafta sonu gazeteleri pazar kahvaltılarında iz bırakan etkenlerdi. Bununla beraber kahvaltı saatlerinde radyodan dinlenen musiki şarkıları bugün de dinlemeden edemem. Minderi ve arkası muşamba kaplı tahta sandalyede oturup masada kahvaltı ederken sandalyenin içindeki samanların varlığına anlam vermeye çalışmakla geçen tatlı zamanlardı. Otuz yıla yakın bir zamanı geri dönüp düşündüğümde içinde uzun zaman gezindiğim oyunlar oynadığım ailemi gayrısız görebildiğim o zamanları  o evi çok daha fazla hatırlamak istiyorum. Bugün bulunduğu bölgeden geçerken yerinde yeller esen evimiz çoğu zaman aklımda bile geçmiyor. Oysa doğduğum ve büyüdüğüm mor lale çıkmazı içindeki anılarıyla birlikte hepimizi büyütmüş bugünlere getirmişti o ev.

Takvimini hatırlamadığım ve kayıtlarımda yer almayan 1986 yazının bir günü keyifsiz dakikalara sahne oldu. Mahallelinin sokaklarda kamyon yanaştırma kavgaları, kaldırımlardaki koltuklar ve yataklar, sanki sahnenin finalinin yaklaştığını anlatıyordu. Bir koşturma yaşanıyordu ve ben yine seyrediyordum. Küçük ellerime tutuşturdular sökülen tahtalarını bahçenin. Ağaçlar ve ev hariç her şey yer değiştiriyordu. Eşyaların boşaltıldığı eve bir kez daha bakmak isteyerek merdivenleri çıktığımda odanın ortasında kocaman bir delik gördüm ve bir kedinin o delikten alt kata bakışına tanık oldum sanki vahameti görüyordu kedicik. Tekir değildi o kedi. Başka hiçbir kedi o olamazdı zaten Sanki gideceğimizi biliyordu ve bu ayrılığa dayanamayacaktı. Nereye gideceğimiz umurumda değildi benim ama Tekir'in bizimle gelmeyeceğini biliyordum. Göz kapağıma yaptığı saldırıyı da unutmuştum ben ama Tekir yoktu. Eşyaları kamyona yüklediler ve tahtaları yakmak için topladılar. Pek kimsenin konuştuğunu hatırlamıyorum ama Şükriye Hanım'ın korkusu artık hepimizin gerçeği olmuştu. 

Küçük yaşta hayatımda gördüğüm ilk büyük değişimdi bu hadise. O evde ve bahçede geçen bütün güzel günlerin bir sonu olacaktı elbet. Bazı insanların ve insan değerinde anıların sona erdiği bu yıkım sanki evin karanlık odasından daha zifiri bir korkuyu da saldı yüreğime. Yok olan hayaller, burkulan yürekler ve unutulmayacak anıların son perdesi oynandı o sahnede. Mor Lale Çıkmazı ile beraber etrafındaki diğer sokaklar da sükut içinde sakinlerini son kez ağırladı. Yıllar sonra ayni yerden geçerken evden ve bahçeden tek yadigar kalan dut ağacı da malesef yeni kaba imalatlara kurbanı oldu. 

Resimdeki bahçe o bahçeydi ve yıkılan yalnızca o ev ile bahçesi değildi... 




2 Mart 2014 Pazar

Captain Phillips (2013)


Güzel bir pazar günü filmi oldu. Somali'li korsanlarca kaçırılan gemi kaptanının yaşanmış hikayesi. Tom Hanks baş rolü onayınca da seyretmek ayrı bir keyfe dönüşüyor. Önceki filmlerinin her birine derin izler bırakan aktörün bu filmi de benim unutamadığım filmler listemde yer aldı bile. Mutlaka etkileyecek bir yeri vardır dediğim filmin sonuna doğru umutlarım tükeniyordu ki beklediğim an finalde geldi. Hanks Paşa olayın şokunu öyle güzel yaşatıyor ki sanki kaçırılan kaptan kendi babanız gibi üzülüyorsunuz. Belki de bana öyle geldi.


Maersk firmasının konteynerlerini bizim boğazdan geçerken falan aklıma kazımıştım. Limanları ve konteynerleri pek sevmezdim ben. Belediye başkanı olsam ilk işim Harem limanını yok ederdim. İstanbul'un görselinde olmaması gereken bir tablo diye düşünüyorum. Başka yere taşısınlar bence. Nereden geldim bu konuya bilmiyorum ama vapurlar Kadıköy'e geçerken orayı görmek istemiyorum.


Bu da filmi izlerken içimi daraltan kurtarma botu olarak isimlendirilen cihaz. Kendisi gayet tipsiz ve itici bir gemicik. Gemicik deyince bak aklıma ne geldi ? Demiyorum ya demiyorum işte bakın bu bot Florida Ulusal Deniz Müzesinde sergileniyormuş. Gerçekte yaşanan kaçırma eyleminde kullanılmış olan cihaz bu yani ağzı olsa da konuşsa...

19 Ocak 2014 Pazar

Grbavica (2006)


Doksanların başında başlayıp ortalarına kadar devam eden Bosna savaşı hakkında beyaz perdede kaç film üretildiği ortada. Bosna savaşından kısa bir süre önce çekimine başlanan ya da aynı dönemlerde gösterime giren ve Almanların II. Dünya Savaşı'ındaki Yahudi Katliamını anlatan sayısız filmden biri olan Schindlers List hakkında buraya yazarken düşündüm, sonunda böyle bir filmin varlığını öğrenmek ile izlemek gereklilik haline geldi. 

İnsanın garip bir tarafı var bazen kendimde de bunu hissedince rahatsız oluyorum. Filmi izlerken hep soruyorum savaştan kalma harabe yok mu ? Dört yıl süren savaşın izleri bu kadar mı ? Başka bir görüntü olamaz mıydı ? gibi sorular kafamı kurcaladı çünkü merak ediyordum. Mesela 1999 depreminden üç yıl sonra gittiğim Gölcük seyahati içindeyken de benzer soruları sordum kendime. Hep bir iz merak ettim. Kalıntı görmek istedim. aslında bu meraklı isteğimin  bir sebebi var o acıları ben çekmemiştim. 

Ateş düştüğü yeri yakıyor ve şimdi daha iyi anlıyorum. Bir faciayı, afeti ya da kötü bir hadiseyi, yaşayan ve canlı tanık oldukları için travmasını unutamamış insanları da incitmeden anlatabilen prodüksiyonlar yapılmalı. İşte tam da bu film gibi olmalı. Tam da böyle anlatılmalı savaşın etkileri, acıları ve izleri. İlla duvar yıkıntıları göstermemeli. Yerine getirilebilir olan yıkıntıları kimsenin dert etmediği çok belli.Yerine gelmeyen insanların gerçekliği bilinmeli. O yüzden bu film böyle görülmeli. İzlerken sorduğum soruları geri aldım. O acılı kadını oyayan Sırp oyuncuyu da alkışladım. 

Savaş ,sadece şehit olanların kurtulduğu, yaşayanların ise yıllarca kurtulamayacağı amansız bir hastalıktır.